Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı
28 Ağustos 2012 Salı
Kardım Harcımı Öğrencilerimle
İçinde bulunduğumuz şu günlerde gerçekten trajikomik olaylar yaşıyoruz. Ağlanacak bir halde miyiz yoksa gülünecek halde miyiz onu bile anlamakta zorluk çekiyoruz. Evet şu üniversitelerde "parasız eğitimden" bahsediyorum. Günlerce dillendirilmiş, birçok eve sevinç getirmiş, harçlar kalkacak haberinden. Şimdi Allah var, dediklerini yaptılar, katkı payını kaldırdılar. Ama kime ? Normal öğretim ve açık öğretim fakültelerine. İkinci öğretimler peki ? Onlar ise derin bir üzüntü, şaşkınlık ve öfke içinde avuçlarını yalıyor. Bu avuç yalayacılar arasında bende varım tabi. İşin en ilginç tarafı ise, bir zamanlar sokaklarda omuz omuza parasız eğitim için bağıran insanların, "parasız eğitime" geçilmesiyle beraber birbirlerine karşıt duruma geçmeleri. Bana dokunmayan yılan bin yaşasıncıların türediği bir açıklama. İkinci öğretim harçlarına dokunlmamasına neredeyse sevinen hatta ciddi anlamda sevinen öğrenci arkadaşlar... Benim anlam veremediğim nokta bu kadar itirazın neden yapıldığı. Şu iki gün içinde edindiğim izlenimlere göre hiçbir İkinci öğretim öğrencisi zaten harçların tamamen kalkmasını istemiyor. Onlarda biliyor bu sefer normal öğretim okuyanlara haksızlık olacağını. Ama onlarda ücretlerin makul bir indirime gitmesi taraftarı. Bazı ( çok affedersiniz ) kendini bilmez, liseden kurtulamamış, üniversiteye gelmiş ama kendini bir gram geliştirme becerisine sahip olamamış dar beyinli insanlar, "onlarda çalışsaymış, biz çalıştık birinci öğretimi kazandık. Onlarda çalışıp birinci öğretime girselermiş arkadaş !" diyor. İşte bu kadar sığ düşünen insanlar üniversite binalarını işgal ediyor. Ben hiç İkinci öğretimi tercih edenlerin nedenlerine girmeyeceğim. Sadece onların mantıklarına göre cevap vermeye çalışacağım. Belirledikleri mantıklara göre puan açısından N.ö ve İ.ö eşit değil. Peki bu pek zeki, arkadaşlarını düşünen(!) arkadaşlar hiç düşünmemiş mi en basitinden,Tıp Fakültesi okuyan İkinci öğretim öğrencisi ile İşletme okuyan ( niyetim burada işletme bölümünü kötülemek değildir, sadece basit bir örnek.) Normal öğretim öğrencisinin puanlarının eşit olmadığını ? Hatta bu puanlar arasında dağlar kadar fark olduğunu. E o zaman kendilerinin oluşturduğu mantığa göre İşletme N.ö öğrencisi arkadaş Tıp i.ö okuyana göre daha fazla harç ödemeli. Ama dur bir dakika bu işte de bir terslik var, normal öğretime harç kalkmadı mı ? İşte bunu düşünmekten aciz olan bazı arkadaşlarımızın mantığına göre, tamamen adaletli(!) olabilmek için harç ücretleri puanlamaya göre düzenlenmeli. Zaten ülkede bir sürü zıt görüşlü çatışmalar yaşanırken bizim hep beraber birlik olup vermeye direnenlerden hakkımızı aramamız gerekiren birbirimize düşmemiz, tuhaf. Bence birileri böyle olmasını istiyor. Baksanıza ülkede zaten belli başlı, Türk - Kürt, Alevi - Sünni, Cemaatçi - Laik, Fenerbahçeli - Galatasaraylı çatışmaları varken, bir de başımıza Birinci öğretim - İkinci öğretim çatışması çıktı. Bence başarılı da bir çalışma oldu. Parasız eğitim adına sokaklara dökülen öğrencileri birbirine kırdırmak en iyisiydi. Tıpkı kendilerine zıt görüşte giden toplulukları kendi içlerinde kırdırdıkları gibi, temiz bir çözüm. Ve yaptıkları bu çalışmaladan dolayı kendilerini tebrik ediyorum.
21 Temmuz 2012 Cumartesi
Hayalime Sahip Çık
Bugün biraz daha siyasi bir şeyler yazmak geldi içimden. Belki şu anda içinde bulunduğumuz durumlar bilinç-altımda yer edinmiştir, ondan böyle bir şeyler yazma gereği hissetmişimdir.Kim bilir ? Düşlemek, peşine düştüğün şeyleri...Düşlemek güzel şey, hayal kurmak falan.Ama onlar da kısıtlanır.İnsanların sınırları vardır.Her insanın.Bu bakımda hayallere de sınırlar getirilir.Hayaller kimilerine göre tehlikelidir çünkü.Büyük şirketler, dünyanın sayılı devlet adamları, kiteleleri peşinde koşturan şarkıcılar, oyuncular, sporcular... hepsi hayalleri sayesinde bulundukları yere gelmiştir.Bu yüzden hayaller çok önemlidir ve tehlikelidir(!)İnsan hayalini tehlikeli görenlerin bazılarıda hükümetlerdir.Hayaller kısıtlanmayan düşüncelerin ürünü ortaya çıkar, genişler.Kiminin hayali de iyi bir toplum düzenidir.Bir nevi ütopya yani. Bu ütopyalar hükümetleri en tedirgin eden hayallerdir.Buna bir şey yapmak lazım gelir.Ve onlar da insanların hayallerini kısıtlama konusunda karar kılar. Türlü yasaklamalarla, dini etkenlerle, toplumsal(!) mesajlarla hatta kamu spotu adı altında yayınlanan bir takım reklamlar ve hükümet desteği aldığı belli olan dizilerle insanların bilinç altlarına hayal kısıtlayıcı fikirler bırakırlar.Sübliminal mesajlar yani. Bunları dikkatle bakmadıkça hatta dikkatle baksan bile farkına varamayacağın biçimde hazırlarlar. Bu ince mesajları beyninin içinde yayarlar.Akabinde hayallerinin yönünü değiştirebilirler. Artık senin hayallerin, ileri bir toplum düzeninden, eğitimli bir başarıdan, topluma faydalı olmaktan, gökte uçmaktan, yerde koşmaktan ziyade bol para kazanmaya, milyonları peşinden koşturan bir şarkıcı olmaya, başrolden başrole koşan, sanat için değil, para için soyunan artistlerden olmaya yönelmiştir. Bu hayallerin ciddiyeti yaşınla da ters orantılı olarak ilerler. Yaşın ne kadar küçükse bu yalan hayallere ilgin daha büyük olacaktır. İnsanın düşünme yetisini kendi ellerinde bulundurmuşlardır artık. Bu hayal kısıtlamada kullandıkları sübliminal mesaj yöntemini demokrasi dedikleri, kendilerini seçtirmek adına türlü türlü hilelere başvurdukları seçim öncesinde de uygularlar. Yine aynı yöntemlerle halkın üzerinde etki kurmaya çalışırlar. İnsanların düşüncelerini, inançlarını, hayallerini kullanark onlar üzeriden siyasetlerini yaparlar ve haketmedikleri şekilde hükümetin başında yer alırlar. Bundan da anlaşılacağı gibi tehlikeli olan hayaller değildir, hayalleri kısıtlayanların ta kendisidir.Sevgili Albert Einstein'ın da dediği gibi; Mantık sizi A noktasından B noktasına götürür, hayal ise istediğiniz her yere ! O yüzden diyorum ki bırakın hayaller başkalarının dediği gibi saçma ve komik oladursun, yeter ki dışarıdan el değmesin.Temiz kalan tek yer olan beyinlerimiz hiç kirlenmesin.
27 Haziran 2012 Çarşamba
Hayalet-Me
Hayal bile edemeyeceğin şeyler olur bazen. Hani sana o kadar uzaktır ki, senin gözünde o kadar büyüktür ki o şey, onu hayal etmeye bile korkarsın. Hayal dünyanın sınırlarını ona hiç açamazsın ya da açmak istemezsin. Ama bazen olur ki o hayalini bile kuramadığın şeyler bir nefes ötende olur. Fakat yine de ulaşamazsın ona. Ya başkasınındır ya da sana aitlik biçimi başkadır. Kendini bilirsin çünkü. Ulaşmaya çalıştığın şeyi de bilirsin. Aranızdaki uçurumun farkında olursun. Sen ona o sana asla birbirinize tamamiyle ait olamayacağınızın farkındasındır. Haddini bilirsin. Ona o şeye uzaktan sürdürsün hayranlığını ama o senin koruyucu meleğin kadar yakınındadır. Seni dürtükleyen şeytan kadar iç içedir seninle. Nefesin o olsun istersin. Rüyalarından hiç çıkmasın, yediğin yemek, içtiğin su olsun istersin. Yalnıca senin, kimsenin görmediği, kendi krallığının prensesi olsun istersin. Düşlersin ama korkarak, istencini kırmadan, kendini kendinde yalnız bırakarak düşlersin. Takılmak istersin gözlerine, tıpkı küçük yavru balığın bir balıkçının ağına takıldığı gibi... Her şeyden habersiz, nereye gideceğini, sonunun ne olacağını bilmeden... Bir kere olsun dersin davul dengine çalmasın, adaletsiz dünyanın adaleti kendine kalsın, hayal kuramayacağımla hayat kurayım, yarını olayım. Ama olmuyor işte, istediğin hiçbir şey olmuyor sen ne iyi olduğun için ne de kötü olduğun için, yalnızca böyle olması gerektiği düşünüldüğü için olmuyor. Varsın olmasın, biz yine aynadakine sövmeye, lanet okumaya devam edelim, ne olacak ?
4 Haziran 2012 Pazartesi
Daimi Yedek
Hatırda kalınması gereken biri miyim bilemem. İnsanların hayatlarında hiç unutamayacakları bir anı, anılar bırakabilir miyim ya da bırakmş mıyım? Hiçbir fikrim yok. Çünkü ben hiç başrol oynamak istemedim.Figüran da olmadım. Hep yardımcı oyuncuydum. Ne herkesin gözündeydim ne de kimsenin gözünde değildim. Başkaları gibi hayatın bana adil davranıp davranmaması hakkında yorum da yapmıyorum. Bu benim isteğimdi. Herkes hakettiğini yaşar derler ya demekki ben de bunu haketmişim. İnsanların sadece hayatlarına girip çıkan, sadece olması gereken birisiyim işte. Kimi insanların hayatında bir dönem en iyisi(!), en unutulmayanı(!) iken zamanı gelince hiç umursanmayan var mı yok mu hiç farkedilmeyen biriyim. Bir önceki yazımla çelişiyor da olabilirim. Hani şu kaybettiğin kişi için üzülürsen, o sende değeri olduğu içindir, kaybettikten sonra değerini anladığın için değil, diye olan. Beni kaybeden olduğunu hiç sanmıyorum ya da dediğim gibi bir kayıp olarak görüldüğümü, hayatlarında eskisi kadar rol almadığım için üzülenler olduğunu falan hiç sanmıyorum. Aslında ben kim olduğumu biliyorum. Ben ; İnsanların lafta, yanındayken en iyi arkadaşıyım. işleri olunca, canım sıkkın olduğunda değil, neşeli olduğum zamanlarda arkadaşıyım. Asıl arkadaşları olan gelip bana her fırsatta şikayet ettikleri insanlar. Ama ben onları yine de çok seviyorum. Gerçekten seviyorum. Yalnız olmaktan korkuyorum, yanımda birileri olmadan, sırtımı kimseye dayamadan ne yaparım bilmiyorum. Güzel özetlemiş bu durumu da aslında MFÖ." Yalnızlık ömür boyu." Ama ne yapayım yalnız olmak istemiyorum.Ben her zaman sizin yedekte de olsa arkadaşınız olarak kalmaya razıyım...
Kaybın Âfakı
" Bir şeyin değerini kaybetmeden anlamak mümkün değildir." derler. Ben buna tamamen karşıyım.Bir şeyi, birini kaybedince üzülürsün. Sanki onun değerini tam anlamıyla şimdi anladığı sanırsın.Ama olayın iç yüzü öyle değildir.Benim bu konudaki düşüncelerimde yine bilinç altı etkili bir rol oynuyor. Bilinç altında yer edinen, kişi veya şey, onun artık sana ait olmamasıyla ortaya çıkıyor.Yani sen şeye değerini, kaybettiğinde vermiyorsun.Sen ona, o şeye değer veriyorsun fakat ona verdiğin bu değer onu kaybetmenle beraber ortaya çıkıyor. O yüzden o şeyi elinde tutamadığında, kaçırdığında inanılmaz bir şekilde üzülürsün. Sen onun değerine zaten sahipsindir. Sadece insansal bazı güdüler yüzünden bunun farkına varmak istemezsin. O şey sende hep değerlidir. Bilinç altın bunu bastırmıştır. Buna örnek verecek olursak, her zaman yanında olan ve önemsediğin bir kimse artık bir şekilde seninle beraber olamayacak olursa, yani onu kaybedersen o önemsediğin kişinin değerini anlamış sanırsın. Ama olay aslında öyle değildir. O kişi sende büyük bir yer edinmiştir. Sen onun sendeki değerinin bilincinde değilsindir. Ama o değer vardır. Sadece onu sahiplendiğin için, bilinç altın onu derinlere indirgemiştir. Yani kısacası kaybetmek değeri anlamlandırmaz, sadece gün yüzüne çıkarır.
23 Mayıs 2012 Çarşamba
Renkli olmak özgürlükse, özgürüz hepimiz de!
Renkler..Sarı, mavi, kırmızı, yeşil...Renkler varlıklara canlılık katar.Daha göz alıcı yapar.Renkli hayatlarda aynı şekildedir.Dışarıdan bakan insanlar, sizin renkli hayatınıza imrenir.Halbuki bilmezler ki renkli olan her şey hapsedilir.Renkler belki özgürlüğü çağrıştırır ama aslında renkli olmak, kısıtlamayı getirir.Anlam veremediniz belki, size şöyle açıklayayım.Hiç etrafınızdaki şeylere dikkat ettiniz mi ? Mesela bir kuş için renkli olmak, hapsolmak demektir.Eğer tüyleri sarı, yeşil, kırmızı vs. hangi göz alıcı renkteyse kafeslenmesi o kadar çabuk sürer.Çoğu kimsenin beğenmediği kara kargalar, kahverengi serçeler özgürdür.Doğada diledikleri gibi gezebilirler.Bunun örnekleri çoğaltılabilir.Örneğin balıklar.Neden kimse akvaryumunda gri pullu bir alabalık beslemez de gidip binbir renkli balıkları besler ? Çünkü o balıklar renklidir.Renk hapsolmaktır.Çevremizde yemyeşil bitkiler varken, biz yine evimizde renkli gülleri, karanfilleri, menekşeleri yetiştiririz. İnsanları da buna benzetebiliriz.Mesela renkli saçlı bir insan için de durum aynıdır. O kafeslenmese de farklı olduğu için göz hapsine alınır.Bazen hayatlar da renklidir. Herkes renkli bir hayat sürdüğünü düşündüğü insanları hayatlarının her anında mutlu sanar.Halbuki kimi insan renksiz ruhunu renkli gösterebilmek için bu kılığa bürünür. Ama dışarıdan görünen o değildir. Renkler farklılık getirir, farklılık ise özgürlüğü kısıtlar.
20 Mayıs 2012 Pazar
Bilinç-altıma ettim.
Kendi kendine konuşmayı seven bir insanım.Kendimle dertleşir, tartışır, sohbet ederim.Arkadaşlarımla ya da yakın çevremle paylaşamadığım şeyleri kendimle paylaşırım.Kendimin en iyi dostuyum.Aslında yalnızım ben.Etrafımda çok insan var, yanımda görünen, yanımda olduğunu söyleyen ama ilk fırsatta benden koşarak uzaklaşan insanlar.Onlarla konuşurken, onları kaybetmemek için yuttuğum sözler, içimde patlayan sözcükler...Yalnızlıktan korkuyorum.Öyle böyle değil çok korkuyorum.Eğer olur da birgün tamamen yalnız kalırsam diye kendime kendimi edindim.Biliyorum çünkü onun arkadaşlığı bana karşılıksız.Aynı annemin sevgisi gibi.Ama bazen öyle şeyler oluyor ki bırakın en yakınımdaki arkadaşlara anlatmayı, kendime bile anlatamadığım şeyler ortaya çıkıyor.Azıcık ucundan bahsetsem bile, yok yok öyle şey olur mu dediğim düşünceler gibi.Acaba izlediğim diziler, filmler yüzünden bilinçaltıma böyle şeyler mi yükleniyor, dediğim şeyler.Kahkahalarla gülerken, birden suratımın ekşimesine neden olan düşünceler.Hani ne yalan söyleyim bazen o şeylere, keşke diyorum.Kendimi aşıp, kendime anlatabildiğimde tabi.Bilinçaltına çok inanan bir insanımdır da.Gündelik hayatta okuduğum haberlerin, izlediğim filmlerin, dizilerin, dinlediğim müziklerin hatta gördüğüm rüyaların bile bilinçaltıma yer edindiğine, yaşamımda büyük etkisi olduğuna inanırım.Hayal dünyamı da buna göre kurduğuma...O yüzden belki de açıklayamam kendime o şeyleri.Bilinçaltıma yer edindiği için, kendimden utanıyorumdur kim bilir..Beynimin temizlenmesi gerektiğini de düşünüyorum.Bilinçaltımda yer eden her şeyin temizlenmesini.O aylarca içinde çeliştiğim, beni günden güne eriten, utandığım, ama utanılması gerekilen mi bir şey olduğunu bilmediğim düşüncelerin tamamen silinmesini...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)