Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı
7 Aralık 2012 Cuma
Böylesi de var.
Hayatımda hiç kimseye seni seviyorum demedim, demek istediklerim oldu ama beklemediler. Çünkü seni seviyorum çok ağır bir ifade. Seni seviyorum, sadece bir cümle, iki kelime ya da 13 harf değil. Daha farklı, daha ağırlığı olan, basite indirgenemeyecek bir şey. Kimileri beni bu konulara soğuk sanıyor. Tabiri caizse "odun". Belki öyleyim ama herkesin ağzında sakız edilmeyecek şeyler de vardır.Seni seviyorumun bir özelliği olmalı. Öyle her önüne gelene söylenmeyecek bir sözdür. Bir kere bu "sevmek" erdemine yapılmış en büyük saygısızlık olur. Seni seviyorumla başlayan yılışıklaşma hareketlerinden sonra, aşkım, cicim gibi söylemlerde bana çok cıvıkça gelir. Yapış yapış olmuş, ağızdan ağıza çiğnenmiş, ıslak kelimeler... Üç günlük sevgililer de Otuz yıllık evlilerde aynı şey kullanıyor. Peki nerde kaldı bunun özelliği ? Otuz yılını bu "aşka" vermişlere saygısızlık değil mi daha dün tanıdığı insana "aşkım" diyenin yaptığı ? Ha, evet aşkın süresi olmaz. Ama gerçek aşkta - ki aşk diye bir şey gerçekten varsa - geçerlidir bu. Bugün aşkım dediğin birinden yarın başkasına aşkım demek için ayrılırsan yahut saçma nedenlerden dolayı son vermeye kalkışırsan nerde kaldı bu "aşk"ın gökselliği ? Bunu aklım almıyor işte. Aşkım dediğin kişi tek olmalı. Bir tek kişiye mahsus olmalı, bu kadar ortalık malı olmamalı. Ve tabi ki aşkın süresi olmaz ama gururu olmalı. Eğer birisine aşkım dediysen, aşkım o kişide kalmalı. Aşık olduğunu hissetirmek için illa da aşkım demek, bunu kelimelere dökmek de gerekmez. Gerektiği zaman aşk bir bakışla, bir dokunuşla anlatılmalıdır, anlanmalıdır. Ve sonunun düşünüldüğü ilişkimsiyeyse aşk denmez. Aşk denseydi sonu düşünülmezdi. Aşkım lafı o kadar yılışklaştı ki günümüzde bakıldığı zaman insan evladı, hayran olduğu kişiye, yakın bir arkadaşına hatta kedisine, köpeğine bile aşkım diyorken, ben dünyanın en erdemli şeyi olan sevgimi verdiğim insana aşkım demeyi saygısızlık bilirim. Bu kutsallığı kelimelere dökmeyi günah sayarım. Lakin aşkı ifade etmek için de tek bir kelime yetmez, hiçbir kelime yetmez. Eğer "aşk" dediğimiz şey kelime yetmezliğinden bitecekse hiç aşk olmamıştır zaten.
13 Kasım 2012 Salı
İnsan Mikseri .
İnsanın karşısına ne çıkacağı belli değildir. Her zaman her şey olabilir. Birden aşık da olabilirsin, nefret de edebilirsin. Hepsi insanın o anki ruh hâliyle ilişkilendirilebilir. Ama en kötüsü de kendi duygularının tercümanlığını o dili bilmeyen başka birisine yaptırmaktır. Karşındakine yapabileceğin en büyük saygısızlıktır bu insan olarak. İnsan olanın yapmaması gereken bir saygısızlık. İnsanın kendine de yaptığı bir eziyettir bu. İstemediği halde istediğini sandırıldığı şeyleri, yarı istemsiz şekilde ifade edilmeye zorlanması. Zorlanması diyorum çünkü kendi düşüncesi olmayan bir şeyi başkasına idame etmek bana göre zorlamadır. Bunu yapanlar da genelde en yakınım dediğin "arkadaşların"dır. Bana göre bu bir iktidar çabasıdır. Kendi içinde hükmü olmayanların başkalarının hayatlarına egemen olma çabası. Ne kadar içler acısı bir durumdur bu. Başkalarının hayatına yön vermeye çalışarak egosunu tatmin eden insanların varlığı oldukça mide bulandırıcıdır. Nedense bunu yapan kişilikler etraflarında çok sevilirler. Yani onu sevenler ya da sevdiğini sananlar vardır. Çünkü o hayat karıştırıcılar öyle istemiştir. Beni sevmelisin ! Bundan kurtulmanın tek yolu cesarettir. Cesaretlenmek onları def etmeye yeter. Çünkü bu arkadaşlar kendilerinde olmayan cesareti, hayatlarını karıştırdıkları insanlarda görünce korkarlar. Korku ise insanın içini kemiren bir faredir. Fare ise mide bulandırır. İki mide bulandırıcı bir birini yok etmeye yeter.
Zaman Geçiyor Tutmalısın.
Zaman her şeyin ilacıdır diye bir inanış var.Bence zaman her şeyin ilacı değildir. Olsa olsa antibiyotiği olur, ona da tam ilaç demem ben. Çünkü antibiyotik de zaman gibi hemen geçirmez, hatta hiç geçirmez. Yalnızca erteler veya geciktirir. Zaman aslında hiçbir şeyi düzeltmez sadece üstünü örter. Zaman insanın battaniyesidir. Üşür ve üstüne çeker ama sadece ısınana kadar. Zaman, bakıldığında o kadar geniş bir kavramdır ki neresinden tutacağını bilemezsin. Yahut zamanın bir yerinden tutabilir misin ? Çoğu kimsenin zamanı durdurmak, geri almak ya da geleceğe gitmek gibi hayalleri, istekleri vardır. Kimileri bunu yaptığı hataları düzeltebilmek için, kimisi de yaşadığına inanmak için yapar bunu. Ama kimse şu anın değerini bilenler kadar mutlu değildir. Geçmişte, gelecekte, şimdide onlarladır. Bir de bazıları vardır ki onlar zamanın ta kendisidir. Zamanı yaşayanlar, yaşatanlardır onlar. Zamansal hiçbir sıkıntısı bulunmayan. Geçmişi de yaşamış, şimdiyi de yaşayan ve geleceği de yaşayacak olanlardır. Ve her insan zamanın yer yüzünde bıraktığı bir yara izidir. Her insanın da bir yara izi vardır. Sanır ki o yara izi zamanla kapanır. Kapanmaz. Hiçbir zaman insanda açılmış yara kapanmaz, iz bırakır. Ve o yara izi her zaman orada kalır. Zaman sahtekardır. Zaman bir şeytandır ya da Tanrı'dır. O yüzden bir bedene sahip değildir. Yahut ruh üflenmememiştir. Her ne kadar insanoğlu kendini avutmaya çalışsa da zaman ondan daha zekidir. Şimdiyi geçmişe çevirir ve gelecekte acı verir.
Beklemek ise en korkunç halidir yaşamın. Zamanın en büyük, en tehlikeli silahıdır. Seni oyalar zaman bekleme silahıyla. Sen beklerken o geçer. Sana birini bekletir ama binler sen beklerken akıp gider.Ufak bir umut ışığıdır beklemek. Bir telefon mesajı beklersin mesela. Kalkarsın sabah bakarsın telefonuna, ama sadece saati görürsün. Asıl mesaj da budur aslında. Zaman geçiyor, geçti, geçecek.
Beklemek ise en korkunç halidir yaşamın. Zamanın en büyük, en tehlikeli silahıdır. Seni oyalar zaman bekleme silahıyla. Sen beklerken o geçer. Sana birini bekletir ama binler sen beklerken akıp gider.Ufak bir umut ışığıdır beklemek. Bir telefon mesajı beklersin mesela. Kalkarsın sabah bakarsın telefonuna, ama sadece saati görürsün. Asıl mesaj da budur aslında. Zaman geçiyor, geçti, geçecek.
13 Eylül 2012 Perşembe
Eksik bir şey mi var ?
" Eksikler aslında hayatta tat veren şeylerdir." Diye başladı söze.Ve : " Eksiklerimin olmasını, hayatta her zaman bir şeylere ihtiyaç duymayı seviyorum." dedi, ben onun yüzüne anlatmak istediğini anlamaya çalışır şekilde bakarken.
- Nasıl yani ne demek istiyorsun ? diye sordum. Yerinden kalktı kapıya doğru yöneldi sonra fikrini değiştirip masanın üzerinde duran cam sürahiden kendisine bir bardak su doldurdu, tek nefeste hepsini içti. Bardağı yerine koyarken gözüyle benim de isteyip istemediğimi sorarcasına baktı.Tepki vermeyince bardağı elinden bırakıp tekrar kapıya doğru yönelirken ellerini havaya kaldırıp göğsünü öne çıkararak gerindi ve anlatmaya başladı:
- Şöyşe düşün; Mutluluğu bir düşün mesela. Seni neyin mutlu ettiğini düşün. Yani demem o ki mutlu olabilmen için sahip olmadığın bir şeye sahip olman gerekir. Ancak o zaman gerçek mutluluğun tadına varabilirsin.
Sözünü bitirdiğinde hiçbir şey anlamamıştım. Yine uykusuz kaldığı bir gece de gözlerini tavana dikip hayatın kendisine haksızlık ettiği için hayıflanarak, bir şeyler saçmaladığını düşündüm. Anlamış olacak ki gözlerini devirerek arkasını döndü ve devam etti:
- Mesela en ufak mutluluklarını hatırla. Hatırlıyor musun babanın sana elinde havalı bir kornayla geldiğini. Bip bip öttürmeye başlamıştı eve girdiğinde. Hemen anlamıştın bunun ne anlama geldiğini. Uzun zamandır istiyordun çünkü onu. Mahallede bütün arkadaşlarının vardı, yarış yaparlardı. Ama senin bir bisikletin yoktu. Sen üzülme diye seni vasıfsız bir hakem yaparlardı. Herkes kendi kafasına göre hareket ettiği halde. Her neyse, evet bir bisikletin yoktu, o sende eksikti, baban sendeki o eksiği tamamladı. Böylece sende mutu oldun. Ama bu mutluluk kısa sürmüştü. Çünkü bu eksikliğin karşılanmıştı. Artık daha başka eksikler ortaya çıkmıştı.
İnsanoğlunun eksikliği asla tamamlanmaz. Daima ihtiyacı olan şeyler vardır. Bir bisikletin olmuştu mesela. Ama çağa ayak uydurmak suretiyle bir bilgisayarın yokstu. Bu da yeni bir eksiklikti senin için. Yeni bir mutsuzluk kaynağı. Bu seferde bilgisayar yoksunluğunun karşılanması için istekte bulundun. O da gerçekleşti ve yeniden mutluluğu tattın. Bu hep böyle devam etti. Senin mutlu olman için eksik olman ve akabinde karşılanması gerekti ve karşılandı sende mutlu oldun.
Bu sefer tam anlamıyla neyi kastettiğini anlamıştım. Ve saçmalıyor diye düşündüğüm şeyler bana oldukça mantıklı gelmişti. Anlattıklarını harfi harfine yaşamıştım. Eminim ki herkes aynı şeyleri yaşamıştır. Hoşuma gitmişti. Daha fazla dinlemek istiyordum hiç kesmeden devam etmesini istedim. Ama önce yerimden kalktım çünkü oturduğum sandalye rahatsız ediciydi. Dikkatim ister istemez dağılıyordu. Yerimden kalkıp pencerenin önündeki tekli koltuğa geçtim. Sandalyeye nazaran daha rahattı. Eski tip koltuklardandı. Geniş, uzun, minderli. Minderi oturunca biraz içine çöktü. Ayak ayak üstüne attım ve devam etmesi için gözüne baktım. O yerinden memnundu fakat ağzı kurumuş olacak ki kalkıp bir bardak daha suyu kafaya dikti ve yerine geçti. Devam etti :
- Tabi ki her eksikliğin tamamlanması da mümkün değildir. Yani yalnızca bir tane olan ve başka kişilere ait olan şeyler de vardır. Hani başkalarının eksiklerinin tamamlanmış hali, başkalarını mutlu eden varlıklar ya da ruhlar. Ne kadar istesende gerçekleşmeyecek, tamamlanmayacak eksiklikler.Ve sonrasında mutsuzluk...En çok acı veren gerçeklik.En acı verici duygu. Ama yaşanması en gerekli duygulardan bir tanesi. Neden ? diye soracaksın. Sence de çok basit değil mi cevabı ? Mutsuzluk da bir eksikliktir. Mutlu olanın eksikliği. Hayatta her zaman da mutlu olamazsın. Zaten buna da mutluluk denmez. Mutluluk eksik olmaktır aslında. Umut etmektir. Gerçekleşeceğine inanmaktır. İnancın uğruna çabalamaktır.
Akşam olmak üzereydi. Artık sokak lambaları bir bir yanıyordu. Sokakta oynayan çocukların anneleri akşam olduğu için evlatlarını eve çağırıyordu. Odanın içeriside karanlık olmuştu. Ayağa kalktım, perdeyi çekip ışıkları yaktım. Karnın aç olup olmadığın sordum. Kafasını hayır anlamında yukarı doğru kaldırdı. Kendime kahve yapmaya gideceğimi söyledim. İster misin ? diye sordum. Kafasıyla onayladı. Bu tür konuşmalarımız sırasında konuşulan konunun dışında hiçbir şekilde konuşmazdı. Sinir bozucu bir durum gibi duruyordu. Bunu sorduğumda ise " kafamı başka şeylere yönlendirmek istemiyorum. O zaman dikkatim dağılıyor, konudan kopuyorum." demişti. Hak vermiştim kendisine. Kahveleri yapıp geldim. Bir iki yudum içtikten sonra, devam etmesini bekledim. Sanırım ben kahve yaparkan iyice toparlamıştı. Kahve kupasını eline alıp ayağa kalktı, perdeyi aralayıp dışarı baktı. Sıkılgan ve ince bir ton da devam etti:
- Sevmek de bir eksikliktir bence. Sevilmemenin eksikliğidir. Sonunda mutlu olmayı umut ettiğin bir noksanlık. Sınırı en ince olan bir eksilktir bu. Öyle ki senin eksik olduğun şey belki başkasında tamdır. Göreceli de bir kavramdır bu sevgi eksikliği. Herhangi birinin seni sevmesiyle giderilemeyecek bir şeydir. Senin istediğin birinin seni sevmesiyle tamamlanacak olan bir şey. Belki de asla gerçekleşemeyecek bir durumdur. Çünkü daha önce bahsettiğim gibi senin istediğin kişi başka birisinin tamlayanı olabilir. Tamlayan ve tamlananla güzel bir cümle oluşturmuş olabilirler. Sen bu cümlenin içine karışmak istersen cümleyi devirebilirsin. O yüzden cümleni tamamlamak için umut edersin, çabalarsın, hayatına zevk katarsın. Belki üzülürsün, hatta çok üzülür, kahrolursun ama hayatın tadı burada. Her istediğin şey gerçekleşseydi. Bütün eksikliklerin tamamlansaydı - ki bu mümkünatı olmayan bir şey - yaşamındaki son noktaya gelmiş olacaktın. O yüzden ben seviyorum eksik kalmayı. Bir şeylerden yoksun yaşamayı. Hoşuma gidiyor çabalamak, hayal kurmak.
Oldukça etkilenmiştim anlattıklarından. Söyledikleri şeylerde ki kişilere kendimi koydum. Ne kadar da doğruydu. Hep şikayet ederdim, eksik kaldığım için. Bana kendimi görme fırsatı sağladı. İyi olmuştu. Kalktı yerinden, evin içinde bir iki tur attıktan sonra, kapıya yöneldi. "Artık çok geç oldu ben gideyim." dedi. Oturmasını söyledim ama dün uyuyamadığını eve gidip biraz kestireceğini söyledi ve çıktı. Onu yolcu ettikten sonra içeri döndüm. Koridordan oturma odasına göz gezdirdikten sonra çalışma odama gittim. Kapıyı açtım, çalışma masama doğru yürüdüm. Çalışma masamın üzerinde zürafayı andıran bir masa lambası, birkaç parça kağıt, bir kalemlik, kalın bir sözlük ve sözlüğün yanında eksiklerimi gidermek için hergün içine bir miktar para attığım, bana İzmir'de bir bankada çalışan arkadaşımdan hediye gelen kumbara vardı. Kumbarayı aldım, hemen içini açtım ve paraları çıkardım. Teker teker saydım. Tam 294 lira vardı. Parayı alıp cebime koyduktan sonra üzerime kapının arkasında duran yeşil renkte el örgüsü hırkamı aldım. Dışarı çıktım, kazan dairesinin bulunduğu kata indim. Ve hemen kazan dairesinin bulunduğu kapının çaprazında bulunan kapıyı çaldım. Kapıyı apartman görevlimizin 10 yaşındaki küçük kızı açtı. Cebimdeki 294 lirayı çıkartıp avucuna koydum. Hiçbir şey demeden dışarıya çıktım. Parka doğru yürürken içimi tatlı bir mutluluk kaplamıştı. Maddi eksiklerimi kapatmak için biriktirdiğim para başkasının maddi eksikliğini karşılayacaktı aynı zamanda benim de manevi eksikliğimin bir bölümü karşılanmıştı. Mutluydum.
- Nasıl yani ne demek istiyorsun ? diye sordum. Yerinden kalktı kapıya doğru yöneldi sonra fikrini değiştirip masanın üzerinde duran cam sürahiden kendisine bir bardak su doldurdu, tek nefeste hepsini içti. Bardağı yerine koyarken gözüyle benim de isteyip istemediğimi sorarcasına baktı.Tepki vermeyince bardağı elinden bırakıp tekrar kapıya doğru yönelirken ellerini havaya kaldırıp göğsünü öne çıkararak gerindi ve anlatmaya başladı:
- Şöyşe düşün; Mutluluğu bir düşün mesela. Seni neyin mutlu ettiğini düşün. Yani demem o ki mutlu olabilmen için sahip olmadığın bir şeye sahip olman gerekir. Ancak o zaman gerçek mutluluğun tadına varabilirsin.
Sözünü bitirdiğinde hiçbir şey anlamamıştım. Yine uykusuz kaldığı bir gece de gözlerini tavana dikip hayatın kendisine haksızlık ettiği için hayıflanarak, bir şeyler saçmaladığını düşündüm. Anlamış olacak ki gözlerini devirerek arkasını döndü ve devam etti:
- Mesela en ufak mutluluklarını hatırla. Hatırlıyor musun babanın sana elinde havalı bir kornayla geldiğini. Bip bip öttürmeye başlamıştı eve girdiğinde. Hemen anlamıştın bunun ne anlama geldiğini. Uzun zamandır istiyordun çünkü onu. Mahallede bütün arkadaşlarının vardı, yarış yaparlardı. Ama senin bir bisikletin yoktu. Sen üzülme diye seni vasıfsız bir hakem yaparlardı. Herkes kendi kafasına göre hareket ettiği halde. Her neyse, evet bir bisikletin yoktu, o sende eksikti, baban sendeki o eksiği tamamladı. Böylece sende mutu oldun. Ama bu mutluluk kısa sürmüştü. Çünkü bu eksikliğin karşılanmıştı. Artık daha başka eksikler ortaya çıkmıştı.
İnsanoğlunun eksikliği asla tamamlanmaz. Daima ihtiyacı olan şeyler vardır. Bir bisikletin olmuştu mesela. Ama çağa ayak uydurmak suretiyle bir bilgisayarın yokstu. Bu da yeni bir eksiklikti senin için. Yeni bir mutsuzluk kaynağı. Bu seferde bilgisayar yoksunluğunun karşılanması için istekte bulundun. O da gerçekleşti ve yeniden mutluluğu tattın. Bu hep böyle devam etti. Senin mutlu olman için eksik olman ve akabinde karşılanması gerekti ve karşılandı sende mutlu oldun.
Bu sefer tam anlamıyla neyi kastettiğini anlamıştım. Ve saçmalıyor diye düşündüğüm şeyler bana oldukça mantıklı gelmişti. Anlattıklarını harfi harfine yaşamıştım. Eminim ki herkes aynı şeyleri yaşamıştır. Hoşuma gitmişti. Daha fazla dinlemek istiyordum hiç kesmeden devam etmesini istedim. Ama önce yerimden kalktım çünkü oturduğum sandalye rahatsız ediciydi. Dikkatim ister istemez dağılıyordu. Yerimden kalkıp pencerenin önündeki tekli koltuğa geçtim. Sandalyeye nazaran daha rahattı. Eski tip koltuklardandı. Geniş, uzun, minderli. Minderi oturunca biraz içine çöktü. Ayak ayak üstüne attım ve devam etmesi için gözüne baktım. O yerinden memnundu fakat ağzı kurumuş olacak ki kalkıp bir bardak daha suyu kafaya dikti ve yerine geçti. Devam etti :
- Tabi ki her eksikliğin tamamlanması da mümkün değildir. Yani yalnızca bir tane olan ve başka kişilere ait olan şeyler de vardır. Hani başkalarının eksiklerinin tamamlanmış hali, başkalarını mutlu eden varlıklar ya da ruhlar. Ne kadar istesende gerçekleşmeyecek, tamamlanmayacak eksiklikler.Ve sonrasında mutsuzluk...En çok acı veren gerçeklik.En acı verici duygu. Ama yaşanması en gerekli duygulardan bir tanesi. Neden ? diye soracaksın. Sence de çok basit değil mi cevabı ? Mutsuzluk da bir eksikliktir. Mutlu olanın eksikliği. Hayatta her zaman da mutlu olamazsın. Zaten buna da mutluluk denmez. Mutluluk eksik olmaktır aslında. Umut etmektir. Gerçekleşeceğine inanmaktır. İnancın uğruna çabalamaktır.
Akşam olmak üzereydi. Artık sokak lambaları bir bir yanıyordu. Sokakta oynayan çocukların anneleri akşam olduğu için evlatlarını eve çağırıyordu. Odanın içeriside karanlık olmuştu. Ayağa kalktım, perdeyi çekip ışıkları yaktım. Karnın aç olup olmadığın sordum. Kafasını hayır anlamında yukarı doğru kaldırdı. Kendime kahve yapmaya gideceğimi söyledim. İster misin ? diye sordum. Kafasıyla onayladı. Bu tür konuşmalarımız sırasında konuşulan konunun dışında hiçbir şekilde konuşmazdı. Sinir bozucu bir durum gibi duruyordu. Bunu sorduğumda ise " kafamı başka şeylere yönlendirmek istemiyorum. O zaman dikkatim dağılıyor, konudan kopuyorum." demişti. Hak vermiştim kendisine. Kahveleri yapıp geldim. Bir iki yudum içtikten sonra, devam etmesini bekledim. Sanırım ben kahve yaparkan iyice toparlamıştı. Kahve kupasını eline alıp ayağa kalktı, perdeyi aralayıp dışarı baktı. Sıkılgan ve ince bir ton da devam etti:
- Sevmek de bir eksikliktir bence. Sevilmemenin eksikliğidir. Sonunda mutlu olmayı umut ettiğin bir noksanlık. Sınırı en ince olan bir eksilktir bu. Öyle ki senin eksik olduğun şey belki başkasında tamdır. Göreceli de bir kavramdır bu sevgi eksikliği. Herhangi birinin seni sevmesiyle giderilemeyecek bir şeydir. Senin istediğin birinin seni sevmesiyle tamamlanacak olan bir şey. Belki de asla gerçekleşemeyecek bir durumdur. Çünkü daha önce bahsettiğim gibi senin istediğin kişi başka birisinin tamlayanı olabilir. Tamlayan ve tamlananla güzel bir cümle oluşturmuş olabilirler. Sen bu cümlenin içine karışmak istersen cümleyi devirebilirsin. O yüzden cümleni tamamlamak için umut edersin, çabalarsın, hayatına zevk katarsın. Belki üzülürsün, hatta çok üzülür, kahrolursun ama hayatın tadı burada. Her istediğin şey gerçekleşseydi. Bütün eksikliklerin tamamlansaydı - ki bu mümkünatı olmayan bir şey - yaşamındaki son noktaya gelmiş olacaktın. O yüzden ben seviyorum eksik kalmayı. Bir şeylerden yoksun yaşamayı. Hoşuma gidiyor çabalamak, hayal kurmak.
Oldukça etkilenmiştim anlattıklarından. Söyledikleri şeylerde ki kişilere kendimi koydum. Ne kadar da doğruydu. Hep şikayet ederdim, eksik kaldığım için. Bana kendimi görme fırsatı sağladı. İyi olmuştu. Kalktı yerinden, evin içinde bir iki tur attıktan sonra, kapıya yöneldi. "Artık çok geç oldu ben gideyim." dedi. Oturmasını söyledim ama dün uyuyamadığını eve gidip biraz kestireceğini söyledi ve çıktı. Onu yolcu ettikten sonra içeri döndüm. Koridordan oturma odasına göz gezdirdikten sonra çalışma odama gittim. Kapıyı açtım, çalışma masama doğru yürüdüm. Çalışma masamın üzerinde zürafayı andıran bir masa lambası, birkaç parça kağıt, bir kalemlik, kalın bir sözlük ve sözlüğün yanında eksiklerimi gidermek için hergün içine bir miktar para attığım, bana İzmir'de bir bankada çalışan arkadaşımdan hediye gelen kumbara vardı. Kumbarayı aldım, hemen içini açtım ve paraları çıkardım. Teker teker saydım. Tam 294 lira vardı. Parayı alıp cebime koyduktan sonra üzerime kapının arkasında duran yeşil renkte el örgüsü hırkamı aldım. Dışarı çıktım, kazan dairesinin bulunduğu kata indim. Ve hemen kazan dairesinin bulunduğu kapının çaprazında bulunan kapıyı çaldım. Kapıyı apartman görevlimizin 10 yaşındaki küçük kızı açtı. Cebimdeki 294 lirayı çıkartıp avucuna koydum. Hiçbir şey demeden dışarıya çıktım. Parka doğru yürürken içimi tatlı bir mutluluk kaplamıştı. Maddi eksiklerimi kapatmak için biriktirdiğim para başkasının maddi eksikliğini karşılayacaktı aynı zamanda benim de manevi eksikliğimin bir bölümü karşılanmıştı. Mutluydum.
28 Ağustos 2012 Salı
Kardım Harcımı Öğrencilerimle
İçinde bulunduğumuz şu günlerde gerçekten trajikomik olaylar yaşıyoruz. Ağlanacak bir halde miyiz yoksa gülünecek halde miyiz onu bile anlamakta zorluk çekiyoruz. Evet şu üniversitelerde "parasız eğitimden" bahsediyorum. Günlerce dillendirilmiş, birçok eve sevinç getirmiş, harçlar kalkacak haberinden. Şimdi Allah var, dediklerini yaptılar, katkı payını kaldırdılar. Ama kime ? Normal öğretim ve açık öğretim fakültelerine. İkinci öğretimler peki ? Onlar ise derin bir üzüntü, şaşkınlık ve öfke içinde avuçlarını yalıyor. Bu avuç yalayacılar arasında bende varım tabi. İşin en ilginç tarafı ise, bir zamanlar sokaklarda omuz omuza parasız eğitim için bağıran insanların, "parasız eğitime" geçilmesiyle beraber birbirlerine karşıt duruma geçmeleri. Bana dokunmayan yılan bin yaşasıncıların türediği bir açıklama. İkinci öğretim harçlarına dokunlmamasına neredeyse sevinen hatta ciddi anlamda sevinen öğrenci arkadaşlar... Benim anlam veremediğim nokta bu kadar itirazın neden yapıldığı. Şu iki gün içinde edindiğim izlenimlere göre hiçbir İkinci öğretim öğrencisi zaten harçların tamamen kalkmasını istemiyor. Onlarda biliyor bu sefer normal öğretim okuyanlara haksızlık olacağını. Ama onlarda ücretlerin makul bir indirime gitmesi taraftarı. Bazı ( çok affedersiniz ) kendini bilmez, liseden kurtulamamış, üniversiteye gelmiş ama kendini bir gram geliştirme becerisine sahip olamamış dar beyinli insanlar, "onlarda çalışsaymış, biz çalıştık birinci öğretimi kazandık. Onlarda çalışıp birinci öğretime girselermiş arkadaş !" diyor. İşte bu kadar sığ düşünen insanlar üniversite binalarını işgal ediyor. Ben hiç İkinci öğretimi tercih edenlerin nedenlerine girmeyeceğim. Sadece onların mantıklarına göre cevap vermeye çalışacağım. Belirledikleri mantıklara göre puan açısından N.ö ve İ.ö eşit değil. Peki bu pek zeki, arkadaşlarını düşünen(!) arkadaşlar hiç düşünmemiş mi en basitinden,Tıp Fakültesi okuyan İkinci öğretim öğrencisi ile İşletme okuyan ( niyetim burada işletme bölümünü kötülemek değildir, sadece basit bir örnek.) Normal öğretim öğrencisinin puanlarının eşit olmadığını ? Hatta bu puanlar arasında dağlar kadar fark olduğunu. E o zaman kendilerinin oluşturduğu mantığa göre İşletme N.ö öğrencisi arkadaş Tıp i.ö okuyana göre daha fazla harç ödemeli. Ama dur bir dakika bu işte de bir terslik var, normal öğretime harç kalkmadı mı ? İşte bunu düşünmekten aciz olan bazı arkadaşlarımızın mantığına göre, tamamen adaletli(!) olabilmek için harç ücretleri puanlamaya göre düzenlenmeli. Zaten ülkede bir sürü zıt görüşlü çatışmalar yaşanırken bizim hep beraber birlik olup vermeye direnenlerden hakkımızı aramamız gerekiren birbirimize düşmemiz, tuhaf. Bence birileri böyle olmasını istiyor. Baksanıza ülkede zaten belli başlı, Türk - Kürt, Alevi - Sünni, Cemaatçi - Laik, Fenerbahçeli - Galatasaraylı çatışmaları varken, bir de başımıza Birinci öğretim - İkinci öğretim çatışması çıktı. Bence başarılı da bir çalışma oldu. Parasız eğitim adına sokaklara dökülen öğrencileri birbirine kırdırmak en iyisiydi. Tıpkı kendilerine zıt görüşte giden toplulukları kendi içlerinde kırdırdıkları gibi, temiz bir çözüm. Ve yaptıkları bu çalışmaladan dolayı kendilerini tebrik ediyorum.
21 Temmuz 2012 Cumartesi
Hayalime Sahip Çık
Bugün biraz daha siyasi bir şeyler yazmak geldi içimden. Belki şu anda içinde bulunduğumuz durumlar bilinç-altımda yer edinmiştir, ondan böyle bir şeyler yazma gereği hissetmişimdir.Kim bilir ? Düşlemek, peşine düştüğün şeyleri...Düşlemek güzel şey, hayal kurmak falan.Ama onlar da kısıtlanır.İnsanların sınırları vardır.Her insanın.Bu bakımda hayallere de sınırlar getirilir.Hayaller kimilerine göre tehlikelidir çünkü.Büyük şirketler, dünyanın sayılı devlet adamları, kiteleleri peşinde koşturan şarkıcılar, oyuncular, sporcular... hepsi hayalleri sayesinde bulundukları yere gelmiştir.Bu yüzden hayaller çok önemlidir ve tehlikelidir(!)İnsan hayalini tehlikeli görenlerin bazılarıda hükümetlerdir.Hayaller kısıtlanmayan düşüncelerin ürünü ortaya çıkar, genişler.Kiminin hayali de iyi bir toplum düzenidir.Bir nevi ütopya yani. Bu ütopyalar hükümetleri en tedirgin eden hayallerdir.Buna bir şey yapmak lazım gelir.Ve onlar da insanların hayallerini kısıtlama konusunda karar kılar. Türlü yasaklamalarla, dini etkenlerle, toplumsal(!) mesajlarla hatta kamu spotu adı altında yayınlanan bir takım reklamlar ve hükümet desteği aldığı belli olan dizilerle insanların bilinç altlarına hayal kısıtlayıcı fikirler bırakırlar.Sübliminal mesajlar yani. Bunları dikkatle bakmadıkça hatta dikkatle baksan bile farkına varamayacağın biçimde hazırlarlar. Bu ince mesajları beyninin içinde yayarlar.Akabinde hayallerinin yönünü değiştirebilirler. Artık senin hayallerin, ileri bir toplum düzeninden, eğitimli bir başarıdan, topluma faydalı olmaktan, gökte uçmaktan, yerde koşmaktan ziyade bol para kazanmaya, milyonları peşinden koşturan bir şarkıcı olmaya, başrolden başrole koşan, sanat için değil, para için soyunan artistlerden olmaya yönelmiştir. Bu hayallerin ciddiyeti yaşınla da ters orantılı olarak ilerler. Yaşın ne kadar küçükse bu yalan hayallere ilgin daha büyük olacaktır. İnsanın düşünme yetisini kendi ellerinde bulundurmuşlardır artık. Bu hayal kısıtlamada kullandıkları sübliminal mesaj yöntemini demokrasi dedikleri, kendilerini seçtirmek adına türlü türlü hilelere başvurdukları seçim öncesinde de uygularlar. Yine aynı yöntemlerle halkın üzerinde etki kurmaya çalışırlar. İnsanların düşüncelerini, inançlarını, hayallerini kullanark onlar üzeriden siyasetlerini yaparlar ve haketmedikleri şekilde hükümetin başında yer alırlar. Bundan da anlaşılacağı gibi tehlikeli olan hayaller değildir, hayalleri kısıtlayanların ta kendisidir.Sevgili Albert Einstein'ın da dediği gibi; Mantık sizi A noktasından B noktasına götürür, hayal ise istediğiniz her yere ! O yüzden diyorum ki bırakın hayaller başkalarının dediği gibi saçma ve komik oladursun, yeter ki dışarıdan el değmesin.Temiz kalan tek yer olan beyinlerimiz hiç kirlenmesin.
27 Haziran 2012 Çarşamba
Hayalet-Me
Hayal bile edemeyeceğin şeyler olur bazen. Hani sana o kadar uzaktır ki, senin gözünde o kadar büyüktür ki o şey, onu hayal etmeye bile korkarsın. Hayal dünyanın sınırlarını ona hiç açamazsın ya da açmak istemezsin. Ama bazen olur ki o hayalini bile kuramadığın şeyler bir nefes ötende olur. Fakat yine de ulaşamazsın ona. Ya başkasınındır ya da sana aitlik biçimi başkadır. Kendini bilirsin çünkü. Ulaşmaya çalıştığın şeyi de bilirsin. Aranızdaki uçurumun farkında olursun. Sen ona o sana asla birbirinize tamamiyle ait olamayacağınızın farkındasındır. Haddini bilirsin. Ona o şeye uzaktan sürdürsün hayranlığını ama o senin koruyucu meleğin kadar yakınındadır. Seni dürtükleyen şeytan kadar iç içedir seninle. Nefesin o olsun istersin. Rüyalarından hiç çıkmasın, yediğin yemek, içtiğin su olsun istersin. Yalnıca senin, kimsenin görmediği, kendi krallığının prensesi olsun istersin. Düşlersin ama korkarak, istencini kırmadan, kendini kendinde yalnız bırakarak düşlersin. Takılmak istersin gözlerine, tıpkı küçük yavru balığın bir balıkçının ağına takıldığı gibi... Her şeyden habersiz, nereye gideceğini, sonunun ne olacağını bilmeden... Bir kere olsun dersin davul dengine çalmasın, adaletsiz dünyanın adaleti kendine kalsın, hayal kuramayacağımla hayat kurayım, yarını olayım. Ama olmuyor işte, istediğin hiçbir şey olmuyor sen ne iyi olduğun için ne de kötü olduğun için, yalnızca böyle olması gerektiği düşünüldüğü için olmuyor. Varsın olmasın, biz yine aynadakine sövmeye, lanet okumaya devam edelim, ne olacak ?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)