Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

9 Nisan 2013 Salı

Bir Hikaye Denemesi Bölüm II



I.    

        II.    BÖLÜM: ÖLÜM DOĞUYOR


                     Gidişinin ardından neredeyse altı ay kadar geçmişti. Onun bıraktığı burukluktan kurtulmuştu hatta bir nebze de olsa unutmuştu. Dergide işler o kadar iyi gitmiyordu, aynı şekilde ev sahibi birikmiş borçları ödemesi için onu sıkboğaz ediyordu. Mesut ağabeyin gidişinden sonra Cemşit dergiyi idare etmekte güçlük çekiyordu. Sevtap’ın yazdığı bir yazı yüzünden açılan maddi tazminat davası yetmezmiş gibi bir de amatör bölümünde yayınladıkları bir yazarın ağır politik eleştirisi yüzünden dergi kapanmak üzereydi. Bu durum Cemşit’e oldukça ağır geliyordu, Faruk kendi acısını bırakmış onun için uğraşıyordu. Öyle ki son birkaç haftadır durumu hiç iyi değildi. Cemşit’in ailesi zengin bir aileydi. Babası Mehmet Kemal Bey Çorum’un ileri gelen toprak zenginlerindendi. Ama babasının ölümünden sonra tüm mirası Cemşit’e kalınca Cemşit onları babasının kazandığı yılların aksine birkaç sene içerisinde eritti. Son kalan zor zaman arsasını da dergi için satmak zorunda kaldı. Çünkü dergiden başka sığınacak bir yuvası kalmamıştı ki zaten Mesut Ağabey’de o yüzden derginin idaresini Cemşit’e bırakıp gitmişti. Artık bakıldığında derginin neredeyse yarısı boşalmıştı. Ramazan, Sadık, Furkan, Lemi, Gülay ve Nermin’in zaten başka işleri vardı, dergiyi bırakıp oraya geçtiler. Mualla ve Yunus da rakip olarak nitelendirdikleri “Ebedi-yat” dergisine geçtiler. Bu durum Cemşit’i gerçekten çok yaralamıştı. Koskoca dergide sadece üç yazar kalmıştı. Allah’dan Faruk da Cemşit de editörlükten anlıyordu da şimdilik ayakta tutabiliyorlardı.
                     Günler günleri kovaladı ve dergi kapandı. Fazla ayakta tutamadılar, bu durum Cemşit’e o kadar koymuştu ki daha fazla dayanamadı. Faruk gece gelen telefonla uyandığında onları bırakmayan diğer dergi yazarı ve aynı zamanda Faruk’un ilkokuldan arkadaşı olan Ruslan, Cemşit’e hemen dergiye gelmesini söyledi. Faruk korktuğu şeyin başına geldiğini anlamıştı ama arası pek iyi olmayan Tanrı’ya dualar ederek apar topar evden çıktı. Birkaç dakika dolandıktan sonra bir taksi buldu ve dergiye ulaştı. Polisleri ve ambulansı kapının önünde görünce dizlerinin bağı çözüldü ve yere kapaklandı. Ruslan onun yere düştüğünü görünce koşarak yanına geldi ve yerden kaldırdı. Faruk duymak istemediği şeyi duymak üzere ıslak bir gözle Ruslan’a baktı ve ağzından “ Cemşit mi? “ haykırışları döküldü. Ruslan’ın da gözlerinde yaş vardı ama Faruk’dan daha güçlüydü. Boğazını temizledi ve titrek bir sesle anlatmaya başladı.
                     “ Dergiden biraz erken çıkmıştım, biliyorsun artık toparlanıyoruz. Canım çok sıkkındı Lemi aradı bizim Ali ağabeyin yerine gittik. Her neyse biraz içtikten sonra eve gideyim dedim baktım evin anahtarları yok, bende dergide unuttum herhalde diyerek geri döndüm. Baktım ışık açıktı seni var sandım çünkü Cemşit gideceğim ben, gidiciyim ben deyip duruyordu. Ne bileyim böyle bir gitmekten bahsettiğini. Birkaç kez seslendim kapıyı açan olmayınca girdim içeriye. Kendine çay demlemiş daha bitirmemiş bile. Tavanda öylece sallanıyordu öylece…” Kolayca anlatabilmek için konuyu uzattıkça uzatıyordu Ruslan. Ama Faruk’un dayanamayacağını görünce kısa kesti öldü diyemedi. Bir edebiyatçı, bir şair nasıl ölebilirdi, bunu Faruk’a nasıl söyleyebilirdi. Sadece “ sallanıyordu” dedi. “ Yüzünde garip bir gülümseme vardı. Hani derdi ya bir gün öleceğim, hepimiz öleceğiz ama ben çocuklar gibi şen gitmek istiyorum, diye. Öyle gitti Faruk, Cemşit o gitti, bizi bıraktı.” İkisi de artık dayanamadı ve dizlerinin üstüne  çökerek sarıldı ve ağlamaya başladılar.
                    Polisin “ Pardon Faruk bey siz misiniz? “ demesiyle irkildiler ve ayağa kalktılar. Faruk ağlamaktan konuşamaz hale gelmişti ama zor da olsa “ Buyurun benim.” Diyebildi. Polis daha çok gençti belki bu sene mezun olmuştu belki de bu ilk göreviydi. Genç bayan polis gözleri ağlamaktan kızarmış ve korkunç bir hale bürünmüş Faruk’a “ Cemşit bey intihar etmeden önce bir not yazmış, üzerinde de “Faruk kardeşime” yazıyor. Biz açmadık, eğer siz açabilirseniz belki bir şeyler… “ dedi ve kâğıdı Faruk’a uzattı. Faruk kağıdı eline aldı ve gözlerinden süzülen bir damla yaş kağıda düştü. Eliyle ıslaklığı yaydıktan sonra kâğıdı açtı. Fazla uzun değildi, kemikli uzun burnunu çekti ve okumaya başladı.
“ Faruk, kardeşim;
Bilirsin biz seninle çok eski olmasa da eski bir geçmişe sahibiz. Bu dergiye ikimizde her şeyimizi verdik. Hayatımızı, kadınımızı, ailemizi… Ama beceremedim kardeşim. Her şeyde olduğu gibi bununda üstesinden gelemedim. Elime yüzüme bulaştırdım. Hayatta yaptığım tek doğru iş seni tanımak oldu. Artık dayanamıyorum, daha fazla bir şeyleri mahvetmeden gidiyorum. Seninle konuşurduk ya hani, ölümümüz ilginç olsa, diğerlerinden farklı eğlenceli olsa diye. Ben onu da beceremedim işte. Ama şen şakrak gidiyorum kardeşim. Her şeyin içine ettim ve şen şakrak gidiyorum. Benden kurtuluyorsunuz. Ne olur peşimden erken geleyim deme. Benim beceremediklerimi sen becereceksin. Bir de senin hep merak ettiğin benim siyah, telli defterim vardı ya artık o senin. Onu oku, iyi oku. Ama ne olur beni yargılama, bana küsme, beni cezalandırma. Neyse kapımı çalıyor Azrail, bir de yağmur yağıyor hava serin, bana ölüm doğuyor, hakkınızı helal edin.
                                                                                                        CEMŞİT ALATURNAGİL”
              Faruk kâğıdı elinden düşürdü, kafasını bulutların arasından dolunayın aydınlattığı yağmurlu gökyüzüne kaldırdı. Aynı filmlerde olduğu gibi ama bu sefer sadece Cemşit ile olan hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Olanlara inanamıyordu,  “bana ölüm doğuyor” cümlesi kulaklarında çınlıyordu. Rüya olmasını arzuluyordu, kâbustan uyanmak için ayağa kalktı ellerini başının arkasında birleştirdi ve avazı çıktığı kadar bağırdı. “ Cemşiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiitt…”

3 Nisan 2013 Çarşamba

Bir Hikaye Denemesi


I.                    Bölüm: GİDENİN ARDINDAN



                      Günün getirdikleri yüzünden suratından düşen bin parçaydı. Kara kalın kaşlarının altındaki ela gözleri, uykusuzluktan morarmış ve şişmiş gözaltının gölgesinde kalıyordu. Saçları günlerdir gün yüzü görmediği için yağlanmışı. Yaşına göre oldukça sık ve siyah saçları vardı. Saçları kulaklarını kapatmaya yetmiyordu. Sahi o kepçe kulaklar nasıl kapanırdı ki?
                      Yaklaşık 10 gündür değiştirmediği, eskiden beyaz, şimdiki rengi gri olan tişörtünün kokusundan rahatsız olmamak için etrafında gördüğü ilk güzel koku olan oda parfümünü üstüne boca etti. Kalın kemikli, asker yeşili olan, numaralı gözlüğünü odadaki masanın arasında güç de olsa buldu. Masanın üzerinde onlarca kitap, altı kahve kupası, bir masa lambası, kullanılmış peçeteler, buruşturulmuş ve üzerine kahve dökülmüş müsvette kâğıtlar, onlarca ucu kırık kurşun kalem ve boş kalan yerlerinde bir karış toz vardı. Onlarca şey arasında gözlüğünü bulmak kolay olmadı. Birçok şeyi yerinden ayırmak zorunda kaldı. Günlerdir kapalı olan perdeyi açmak için pencereye doğru ilerlemek üzere arkasını döndü. Sonra gün ışığını gözlerinin kaldırıp kaldıramayacağını merak edip vazgeçti. Tekrar tekli koltuğa oturmaya niyetliydi. Koltuğa yöneldi kendini bırakıp geri fırlaması bir oldu. Geçenlerde sinirlenip fırlattığı müzik setinin kumandasının üzerine oturmuştu. Sinirlendi tekrar fırlattı, nereye gittiğini umursamadı, koltuğa tekrar oturdu. Koltuğun önünde duran tabureye ayaklarını uzatıp geriye yaslandı ve uzun süredir süren uykusuzluğunu bastırmak üzere gözlerini kapadı.
                    Uyandığında kendini zinde hissediyordu. Günlerdir takvime ve saate bakmadığı için, günlerden hangi gün, saat kaç gibi kavramlara yabancı kalmıştı. Artık gün ışığını görmenin vakti geldiğini düşünerek öncelikle pencere yöneldi. Perdeyi yavaşça çekti içeriye güneş ışığı dolmasını beklerken yanılmıştı. Hava karanlıktı. Karnı acıkmıştı, mutfağa kendine bir şeyler hazırlamaya doğru yürüdü. Evde bir şey olup olmadığı hakkında bir fikri yoktu. Buzdolabını açtı, bir parça peynir ve bir poşet zeytin vardı. Ekmek olup olmadığını kontrol etmek için buzdolabının üzerindeki sepete baktı. Oldukça bayat, muhtemelen bir kaç günlük ekmeği eline aldı, yokladı ve ocağın üzerinde duran tavaya bıraktı. Ekmek kızarırken, kendisine çay demlemeye koyuldu. Karnını doyurduktan sonra uzandığı tekli koltuğunda mayıştı kaldı. Tekrar uykuya daldı.
                   Açık bıraktığı pencereden ışık yüzüne vuruyordu. İçinden ışığa lanetler okuyarak gözünü açtı ve kalktı. O gittiğinden beri ne yazıyordu ne de çiziyordu. Dergiden arkadaşlarından da on üç gündür haber alamıyordu. Daha doğrusu almıyordu, almak istemiyordu. Biliyordu çünkü ona onu soracaklardı. Nedenlerini falan, sıkıcı geliyordu. Birden ayağa kalktı ve masaya yöneldi. İki elinin parmaklarını birleştirerek ayak parmakları üzerinde yükseldi ve derince esnedi. Kendi kendine söylendi : " Hey Allah'ım, ne yapıyorum ben ya! " Sonra masanın üzerine bir göz attı. Mutfağa gidip en alt çekmeceden bir çöp poşeti çıkartıp odaya tekrar döndü. İlk önce ondan başladı. Hiç huyu olmamasına rağmen sırf ondan geldi diye masasına koyduğu ve o gidince kaldırıp çekmeceye attığı, içinde ikisinin çektirdiği ilk fotoğraf bulunan çerçeveyi alıp çöp poşetinin içine bıraktı. Sonra yıkasa bile temizlenmeyeceğini anladığı kahve kupalarını attı. Masanın üzerinde her ne varsa - ilkokul arkadaşı Ruslan'ın hediye ettiği masa lambası hariç- çöp poşetinin içine doldurdu. Masanın üzerini temizledikten sonra kaç günlük olduğunu bilemediği ve eşlerinin kayıp olduğu çorapları, kanepenin arasından çıkardığı kurtlanmış cips poşetini, üstüne basıp ayağını burktuğu kola şişesini, ağzına kadar sigara izmaritiyle dolmuş olan küllüğü çöp poşetine attı. Çalışma odasını ve aynı zamanda yatak odası olan odanın döküntülerini topladıktan sonra mutfağa geçti. Anlık bir şekilde bulaşıkları yıkamayı aklından geçirdikten sonra tezgâhın üstünde eline ne geçtiyse diğeri dolduğu için yeni çıkarttığı çöp poşetine boşalttı. Evin tamamen dağınıklığını toplayıp tozunu, pasını temizledikten sonra kendini temizlemeye karar verdi ve üstündeki yıllık elbiselerini de çıkarıp ayrı bir çöp poşetinin içine doldurdu. Banyoya gitti, banyo dolabının üstündeki makineyi alıp önce saçlarını makineyle oldukça kısalttı. Daha sonra da bir hayli uzamış ve şekilsizleşmiş sakallarını kestikten sonra duşa girdi.
                        Artık kendine gelmeyi düşünüyordu. Çünkü onun gidişinden sonra kendini çok yıpratmıştı. Ne dergiye gitmiş ne de iş göndermişti. Biraz kendine geldikten sonra telefonu eline aldı ve rehberden Cemşit'i bulup arama tuşuna bastı.
                     " Alo, Cemşit sen misin? Dedi, onun olduğunu biliyordu ama günlerdir habersizliğinin utangaçlığı vardı üzerinde.
                    "E-e-evet benim, Faruk sen misin? Dedi, şaşkın ve sevinçli olduğunu sesinden belli ederek.
                    " Nerdesin lan sen kaç gündür? Hiç arayıp sormuyorsun, telefonun kapalı, evinin adresi yok! "
Cemşit ilk şoku atlattıktan sonra Faruk'a yüklenmeye başlamıştı. Bunu bekliyordu, ama biraz sıkılmıştı.
" Dur, yavaş ol biraz. Sonra döversin. Ama önce beni dinle. Mesut ağabey orada mı? Ben hâlâ orada çalışıyor muyum? Yoksa atıldım mı? Bunları öğrenmem lazım. " Hemen işe başlamak istiyordu. Boş kalarak tekrar onu düşünmeye başlayacağından korkuyordu.
" Mesut ağabey sen gittikten bir hafta sonra Somali'ye gitti. Hani şu yardım derneği vardı ya onunla." dedi Cemşit. Biraz utangaç, ama biraz da gururla devam etti. " Artık derginin idaresi bende. Yani hâlâ devam ediyorsun, ama maaşından kesinti yapmak zorundayız he. " dedi ve küçük bir kahkaha koyuverdi.
Faruk buna sevinmişti, Cemşit ile iyi arkadaşlardı ve kendini toplarken onun yanında olması ona iyi gelecekti.
" O zaman ben bir saate kadar geliyorum dergiye. Sizi çok özledim ya da ne yalan söyleyeyim o kıçı kırık sandalyede sabahlamayı özledim be. " dedi, Cemşit'in bir şey demesini beklemeden telefonu kapattı. Kalktı üstünü giyindi ve dışarı doğru yol aldı.

Kayıp'dan Sesler

Benim adım var ama önemi yok. 21 yaşını bitirmek üzereyim. Bende her insan gibi kaybetmeyi çok önceleri öğrendim. Hayatta her hayalini gerçekleştirmek için uğraşan bir insandım ben. Her şeye rağmen kaybetmek nedir bilir misiniz? Kaybetmek hem de yılmadan.Bir kere değil iki kere değil kerelerini sayamadığım kadar kaybetmek. Yahut başka bir bakış açısıyla ele alırsak kötüyü kazanmak. Düşünün ki bir insan giriştiği her şeyi kaybetmiş çocukluğundan beri. Ama kaybettikleri kadar da kazanmış. Herkes birer kaybedendir derler, ben inanmıyorum. Birileri fena halde kazanıyor ki birileri de kaybetmeyi kendisine nikahlamış.Adalet diye bir kavramdan bahsediliyor arada bende işitiyorum istemeden. Adalet neye göre, kime göre adalet. Bir tarafta kaybedenler bir tarafta kazananlar. Tuhaf değil mi sizcede ? Daha önce de bahsetmiştim insanlar kaybettiklerinin değerini onları kaybettikten sonra anlamıyor diye. İnsan da o değer hep vardır. " Kazanamamanın verdiği değer" ya da kıskançlık. Hep kaybetmenin verdiği kazanlara kıskançlık. Sen bir şeyi kaybederken o şeyi bir başkası kazanıyor. Çarpı iki, yani kıskançlık iki katına çıkıyor. Bilirsiniz herkes elinden bir şeyi çıkardığında onu başkalarının elinde görmek istemez, kıskanır. Değerini anlar ya da öyle sanır. Bir de ilelebet kaybetmek vardır ki Allah'ın insanı cezalandırma şeklinin dünyadaki en ağır şeklidir. Allah sevdiğini senden alır, kendi yanına götürür. Seni dünyanda onun hasretiyle bırakır gözyaşlarınla beraber. Göz yaşları Tanrı'nın ceza yazdığı kalemin mürekkebidir. Bu mürekkep öyle saftır ki onunla kaybolanı tekrar getireceğine inanırsın. Kaybolduğun şek sadece rüyalarında geri döner sana. Rüyalar ise geçmiştir aslında. Geçirdiğin güzel anıların senin yakanı bırakmaması. Devamlı kahrolmanı sağlayacak hatırlatıcılar. Kaybetmek olması gereken ama olmasa daha iyi olacak eylemdir. Yaşamanın değerini öğreten, elindekine sahip çıkmayı, ona dört elle sarılmayı sağlayacak bir duygu biçimidir bana göre. Ben çok kaybettim, Büyük bir kaybedenim, kazanan gibi görünen ama işlerin hiç de öyle gitmediği 21 yaşındaki bir gencim. Belki de değilim.

7 Aralık 2012 Cuma

Böylesi de var.

Hayatımda hiç kimseye seni seviyorum demedim, demek istediklerim oldu ama beklemediler. Çünkü seni seviyorum çok ağır bir ifade. Seni seviyorum, sadece bir cümle, iki kelime ya da 13 harf değil. Daha farklı, daha ağırlığı olan, basite indirgenemeyecek bir şey. Kimileri beni bu konulara soğuk sanıyor. Tabiri caizse  "odun".  Belki öyleyim ama herkesin ağzında sakız edilmeyecek şeyler de vardır.Seni seviyorumun bir özelliği olmalı. Öyle her önüne gelene söylenmeyecek bir sözdür. Bir kere bu "sevmek" erdemine yapılmış en büyük saygısızlık olur. Seni seviyorumla başlayan  yılışıklaşma hareketlerinden sonra, aşkım, cicim gibi söylemlerde bana çok cıvıkça gelir. Yapış yapış olmuş, ağızdan ağıza çiğnenmiş, ıslak kelimeler... Üç günlük sevgililer de Otuz yıllık evlilerde aynı şey kullanıyor. Peki nerde kaldı bunun özelliği ? Otuz yılını bu "aşka" vermişlere saygısızlık değil mi daha dün tanıdığı insana "aşkım" diyenin yaptığı ? Ha, evet aşkın süresi olmaz. Ama gerçek aşkta - ki aşk diye bir şey gerçekten varsa - geçerlidir bu. Bugün aşkım dediğin birinden yarın başkasına aşkım demek için ayrılırsan yahut saçma nedenlerden dolayı son vermeye kalkışırsan nerde kaldı bu "aşk"ın gökselliği ? Bunu aklım almıyor işte. Aşkım dediğin kişi tek olmalı. Bir tek kişiye mahsus olmalı, bu kadar ortalık malı olmamalı. Ve tabi ki aşkın süresi olmaz ama gururu olmalı. Eğer birisine aşkım dediysen, aşkım  o kişide kalmalı. Aşık olduğunu hissetirmek için illa da aşkım demek, bunu kelimelere dökmek de gerekmez. Gerektiği zaman aşk bir bakışla, bir dokunuşla anlatılmalıdır, anlanmalıdır. Ve sonunun düşünüldüğü ilişkimsiyeyse aşk denmez. Aşk denseydi sonu düşünülmezdi. Aşkım lafı o kadar yılışklaştı ki günümüzde bakıldığı zaman insan evladı, hayran olduğu kişiye, yakın bir arkadaşına hatta kedisine, köpeğine bile aşkım diyorken, ben dünyanın en erdemli şeyi olan sevgimi verdiğim insana aşkım demeyi saygısızlık bilirim. Bu kutsallığı kelimelere dökmeyi günah sayarım. Lakin aşkı ifade etmek için de  tek bir kelime yetmez, hiçbir kelime yetmez. Eğer "aşk" dediğimiz şey kelime yetmezliğinden bitecekse hiç aşk olmamıştır zaten.

13 Kasım 2012 Salı

İnsan Mikseri .

İnsanın karşısına ne çıkacağı belli değildir. Her zaman her şey olabilir. Birden aşık da olabilirsin, nefret de edebilirsin. Hepsi insanın o anki ruh hâliyle ilişkilendirilebilir. Ama en kötüsü de kendi duygularının tercümanlığını o dili bilmeyen başka birisine yaptırmaktır. Karşındakine yapabileceğin en büyük saygısızlıktır bu insan olarak. İnsan olanın yapmaması gereken bir saygısızlık. İnsanın kendine de yaptığı bir eziyettir bu. İstemediği halde istediğini sandırıldığı şeyleri, yarı istemsiz şekilde ifade edilmeye zorlanması. Zorlanması diyorum çünkü kendi düşüncesi olmayan bir şeyi başkasına idame etmek bana göre zorlamadır. Bunu yapanlar da genelde en yakınım dediğin "arkadaşların"dır. Bana göre bu bir iktidar çabasıdır. Kendi içinde hükmü olmayanların başkalarının hayatlarına egemen olma çabası. Ne kadar içler acısı bir durumdur bu. Başkalarının hayatına yön vermeye çalışarak egosunu tatmin eden insanların varlığı oldukça mide bulandırıcıdır. Nedense bunu yapan kişilikler etraflarında çok sevilirler. Yani onu sevenler ya da sevdiğini sananlar vardır. Çünkü o hayat karıştırıcılar öyle istemiştir. Beni sevmelisin ! Bundan kurtulmanın tek yolu cesarettir. Cesaretlenmek onları def etmeye yeter. Çünkü bu arkadaşlar kendilerinde olmayan cesareti, hayatlarını karıştırdıkları insanlarda görünce korkarlar. Korku ise insanın içini kemiren bir faredir. Fare ise mide bulandırır. İki mide bulandırıcı bir birini yok etmeye yeter.

Zaman Geçiyor Tutmalısın.

                Zaman her şeyin ilacıdır diye bir inanış var.Bence zaman her şeyin ilacı değildir. Olsa olsa antibiyotiği olur, ona da tam ilaç demem ben. Çünkü antibiyotik de zaman gibi hemen geçirmez, hatta hiç geçirmez. Yalnızca erteler veya geciktirir. Zaman aslında hiçbir şeyi düzeltmez sadece üstünü örter. Zaman insanın battaniyesidir. Üşür ve üstüne çeker ama sadece ısınana kadar. Zaman, bakıldığında o kadar geniş bir kavramdır ki neresinden tutacağını bilemezsin. Yahut zamanın bir yerinden tutabilir misin ? Çoğu kimsenin  zamanı durdurmak, geri almak ya da geleceğe gitmek gibi hayalleri, istekleri vardır. Kimileri bunu yaptığı hataları düzeltebilmek için, kimisi de yaşadığına inanmak için yapar bunu. Ama kimse şu anın değerini bilenler kadar mutlu değildir. Geçmişte, gelecekte, şimdide onlarladır. Bir de bazıları vardır ki onlar zamanın ta kendisidir. Zamanı yaşayanlar, yaşatanlardır onlar. Zamansal hiçbir sıkıntısı bulunmayan. Geçmişi de yaşamış, şimdiyi de yaşayan ve geleceği de yaşayacak olanlardır. Ve her insan zamanın yer yüzünde bıraktığı bir yara izidir. Her insanın da bir yara izi vardır. Sanır ki o yara izi zamanla kapanır. Kapanmaz. Hiçbir zaman insanda açılmış yara kapanmaz, iz bırakır. Ve o yara izi her zaman orada kalır. Zaman sahtekardır. Zaman bir şeytandır ya da Tanrı'dır. O yüzden bir bedene sahip değildir. Yahut ruh üflenmememiştir. Her ne kadar insanoğlu kendini avutmaya çalışsa da zaman ondan daha zekidir. Şimdiyi geçmişe çevirir ve gelecekte acı verir.
               Beklemek ise en korkunç halidir yaşamın. Zamanın en büyük, en tehlikeli silahıdır. Seni oyalar zaman bekleme silahıyla. Sen beklerken o geçer. Sana birini bekletir ama binler sen beklerken akıp gider.Ufak bir umut ışığıdır beklemek. Bir telefon mesajı beklersin mesela. Kalkarsın sabah bakarsın telefonuna, ama sadece saati görürsün. Asıl mesaj da budur aslında. Zaman geçiyor, geçti, geçecek.

13 Eylül 2012 Perşembe

Eksik bir şey mi var ?

        " Eksikler aslında hayatta tat veren şeylerdir." Diye başladı söze.Ve : " Eksiklerimin olmasını, hayatta her zaman bir şeylere ihtiyaç duymayı seviyorum." dedi, ben onun yüzüne anlatmak istediğini anlamaya çalışır şekilde bakarken.
- Nasıl yani ne demek istiyorsun ? diye sordum. Yerinden kalktı kapıya doğru yöneldi sonra fikrini değiştirip masanın üzerinde duran cam sürahiden kendisine bir bardak su doldurdu, tek nefeste hepsini içti. Bardağı yerine koyarken gözüyle benim de isteyip istemediğimi sorarcasına baktı.Tepki vermeyince bardağı elinden bırakıp tekrar kapıya doğru yönelirken ellerini havaya kaldırıp göğsünü öne çıkararak gerindi ve anlatmaya başladı:
- Şöyşe düşün; Mutluluğu bir düşün mesela. Seni neyin mutlu ettiğini düşün. Yani demem o ki mutlu olabilmen için sahip olmadığın bir şeye sahip olman gerekir. Ancak o zaman gerçek mutluluğun tadına varabilirsin.
       Sözünü bitirdiğinde hiçbir şey anlamamıştım. Yine uykusuz kaldığı bir gece de gözlerini tavana dikip hayatın kendisine haksızlık ettiği için hayıflanarak, bir şeyler saçmaladığını düşündüm. Anlamış olacak ki gözlerini devirerek arkasını döndü ve devam etti:
- Mesela en ufak mutluluklarını hatırla. Hatırlıyor musun babanın sana elinde havalı bir kornayla geldiğini. Bip bip öttürmeye başlamıştı eve girdiğinde. Hemen anlamıştın bunun ne anlama geldiğini. Uzun zamandır istiyordun çünkü onu. Mahallede bütün arkadaşlarının vardı, yarış yaparlardı. Ama senin bir bisikletin yoktu. Sen üzülme diye seni vasıfsız bir hakem yaparlardı. Herkes kendi kafasına göre hareket ettiği halde. Her neyse, evet bir bisikletin yoktu, o sende eksikti, baban sendeki o eksiği tamamladı. Böylece sende mutu oldun. Ama bu mutluluk kısa sürmüştü. Çünkü bu eksikliğin karşılanmıştı. Artık daha başka eksikler ortaya çıkmıştı.
         İnsanoğlunun eksikliği asla tamamlanmaz. Daima ihtiyacı olan şeyler vardır. Bir bisikletin olmuştu mesela. Ama çağa ayak uydurmak suretiyle bir bilgisayarın yokstu. Bu da yeni bir eksiklikti senin için. Yeni bir mutsuzluk kaynağı. Bu seferde bilgisayar yoksunluğunun karşılanması için istekte bulundun. O da gerçekleşti ve yeniden mutluluğu tattın. Bu hep böyle devam etti. Senin mutlu olman için eksik olman ve akabinde karşılanması gerekti ve karşılandı sende mutlu oldun.
           Bu sefer tam anlamıyla neyi kastettiğini anlamıştım. Ve saçmalıyor diye düşündüğüm şeyler bana oldukça mantıklı gelmişti. Anlattıklarını harfi harfine yaşamıştım. Eminim ki herkes aynı şeyleri yaşamıştır. Hoşuma gitmişti. Daha fazla dinlemek istiyordum hiç kesmeden devam etmesini istedim. Ama önce yerimden kalktım çünkü oturduğum sandalye rahatsız ediciydi. Dikkatim ister istemez dağılıyordu. Yerimden kalkıp pencerenin önündeki tekli koltuğa geçtim. Sandalyeye nazaran daha rahattı. Eski tip koltuklardandı. Geniş, uzun, minderli. Minderi oturunca biraz içine çöktü. Ayak ayak üstüne attım ve devam etmesi için gözüne baktım. O yerinden memnundu fakat ağzı kurumuş olacak ki kalkıp bir bardak daha suyu kafaya dikti ve yerine geçti. Devam etti :
-  Tabi ki her eksikliğin tamamlanması da mümkün değildir. Yani yalnızca bir tane olan ve başka kişilere ait olan şeyler de vardır. Hani başkalarının eksiklerinin tamamlanmış hali, başkalarını mutlu eden varlıklar ya da ruhlar. Ne kadar istesende gerçekleşmeyecek, tamamlanmayacak eksiklikler.Ve sonrasında mutsuzluk...En çok acı veren gerçeklik.En acı verici duygu. Ama yaşanması en gerekli duygulardan bir tanesi. Neden ? diye soracaksın. Sence de çok basit değil mi cevabı ? Mutsuzluk da bir eksikliktir. Mutlu olanın eksikliği. Hayatta her zaman da mutlu olamazsın. Zaten buna da mutluluk denmez. Mutluluk eksik olmaktır aslında. Umut etmektir. Gerçekleşeceğine inanmaktır. İnancın uğruna çabalamaktır.
         Akşam olmak üzereydi. Artık sokak lambaları bir bir yanıyordu. Sokakta oynayan çocukların anneleri akşam olduğu için evlatlarını eve çağırıyordu. Odanın içeriside karanlık olmuştu. Ayağa kalktım, perdeyi çekip ışıkları yaktım. Karnın aç olup olmadığın sordum. Kafasını hayır anlamında yukarı doğru kaldırdı. Kendime kahve yapmaya gideceğimi söyledim. İster misin ? diye sordum. Kafasıyla onayladı. Bu tür konuşmalarımız sırasında konuşulan konunun dışında hiçbir şekilde konuşmazdı. Sinir bozucu bir durum gibi duruyordu. Bunu sorduğumda ise " kafamı başka şeylere yönlendirmek istemiyorum. O zaman dikkatim dağılıyor, konudan kopuyorum." demişti. Hak vermiştim kendisine. Kahveleri yapıp geldim. Bir iki yudum içtikten sonra, devam etmesini bekledim. Sanırım ben kahve yaparkan iyice toparlamıştı. Kahve kupasını eline alıp ayağa kalktı, perdeyi aralayıp dışarı baktı. Sıkılgan ve ince bir ton da devam etti:
- Sevmek de bir eksikliktir bence. Sevilmemenin eksikliğidir. Sonunda mutlu olmayı umut ettiğin bir noksanlık. Sınırı en ince olan bir eksilktir bu. Öyle ki senin eksik olduğun şey belki başkasında tamdır. Göreceli de bir kavramdır bu sevgi eksikliği. Herhangi birinin seni sevmesiyle giderilemeyecek bir şeydir. Senin istediğin birinin seni sevmesiyle tamamlanacak olan bir şey. Belki de asla gerçekleşemeyecek bir durumdur. Çünkü daha önce bahsettiğim gibi senin istediğin kişi başka birisinin tamlayanı olabilir. Tamlayan ve tamlananla güzel bir cümle oluşturmuş olabilirler. Sen bu cümlenin içine karışmak istersen cümleyi devirebilirsin. O yüzden cümleni tamamlamak için umut edersin, çabalarsın, hayatına zevk katarsın. Belki üzülürsün, hatta çok üzülür, kahrolursun ama hayatın tadı burada. Her istediğin şey gerçekleşseydi. Bütün eksikliklerin tamamlansaydı  - ki bu mümkünatı olmayan bir şey - yaşamındaki son noktaya gelmiş olacaktın. O yüzden ben seviyorum eksik kalmayı. Bir şeylerden yoksun yaşamayı. Hoşuma gidiyor çabalamak, hayal kurmak.
             Oldukça etkilenmiştim anlattıklarından. Söyledikleri şeylerde ki kişilere kendimi koydum. Ne kadar da doğruydu. Hep şikayet ederdim, eksik kaldığım için. Bana kendimi görme fırsatı sağladı. İyi olmuştu. Kalktı yerinden, evin içinde bir iki tur attıktan sonra, kapıya yöneldi. "Artık çok geç oldu ben gideyim." dedi. Oturmasını söyledim ama dün uyuyamadığını eve gidip biraz kestireceğini söyledi ve çıktı. Onu yolcu ettikten sonra içeri döndüm. Koridordan oturma odasına göz gezdirdikten sonra çalışma odama gittim. Kapıyı açtım, çalışma masama doğru yürüdüm. Çalışma masamın üzerinde zürafayı andıran bir masa lambası, birkaç parça kağıt, bir kalemlik, kalın bir sözlük ve sözlüğün yanında eksiklerimi gidermek için hergün içine bir miktar para attığım, bana İzmir'de bir bankada çalışan arkadaşımdan hediye gelen kumbara vardı. Kumbarayı aldım, hemen içini açtım ve paraları çıkardım. Teker teker saydım. Tam 294 lira vardı. Parayı alıp cebime koyduktan sonra üzerime kapının arkasında duran yeşil renkte el örgüsü hırkamı aldım. Dışarı çıktım, kazan dairesinin bulunduğu kata indim. Ve hemen kazan dairesinin bulunduğu kapının çaprazında bulunan kapıyı çaldım. Kapıyı apartman görevlimizin 10 yaşındaki küçük kızı açtı. Cebimdeki 294 lirayı çıkartıp avucuna koydum. Hiçbir şey demeden dışarıya çıktım. Parka doğru yürürken içimi tatlı bir mutluluk kaplamıştı. Maddi eksiklerimi kapatmak için biriktirdiğim para başkasının maddi eksikliğini karşılayacaktı aynı zamanda benim de manevi eksikliğimin bir bölümü karşılanmıştı. Mutluydum.