Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Bir Hikaye Denemesi Bölüm V


V.                    BÖLÜM: FERHAT’IN HİKÂYESİ  

Faruk dükkâna oldukça alışmıştı. Her gün sabah erkenden dükkânı açıyor, ince uzun koridoru süpürüyor, teker teker bütün malzemelerin tozunu alıyor ve bunları zevk alarak yapıyordu. Hatta Cemşit Amca dükkâna gelmeden çayı bile koymuş oluyordu. Bugün yine öyle bir gündü. Bu aralar işler pek açık değildi. Faruk da bu boş zamanı değerlendirmek için, dükkânın arka tarafında eski kitapların bulunduğu rafları düzenlemek için kendine bir plan yapmıştı. Ancak alfabetik mi yoksa kronolojik sıraya mı dizeceği konusunda git gel yaşıyordu. Sonunda kronolojik olarak dizmeye karar verdi. Zamanı böyle böyle geçiriyordu. Tam son kitabı da yerine koymuştu ki dükkâna birisi girdi. Oldukça heybetli bir görüntüsü vardı. Kapkara kalın kaşlarının altındaki kızarmış kahverengi gözleri etrafa korku yayıyordu. Saçları oldukça kısaydı. Kocaman, kemikli burnunun üzerinde derin bir yara izi vardı. Bıyıkları neredeyse ağzının içine girmek üzereydi. Sakallarını yeni tıraş etmişe benziyordu. Ancak gözlerinin iyi görmediği buradan anlaşılabilirdi. Çünkü kocaman olan kulağının alt tarafında kalan yerlerde hâlâ tüyler vardı ve uzaktan bile belli oluyordu. Yıllardır diş fırçalamadığı dişlerinin artık sarılıktan vazgeçip siyaha doğru koşturmasından açıkça anlaşılabiliyordu. Yüzü yuvarlaktı fakat çenesi biraz öne doğru çıkıktı. 1.90 boylarında vardı, omuzları genişti. Çok fazla olmasa da biraz göbeği vardı. Üzerinde siyah, çizgili bir ceket vardı. Üzeri oldukça tozluydu. İçine ise eskiden beyaz olan ama beyaza veda edeli bayağı olmuş, krem rengine dönen bir gömlek giymişti. Bacağınada da kendine bol gelen, siyah eski bir pantolon geçirmişti. Hava sıcak olmasına rağmen hâlâ ayağında ön tarafı açılmış ve bağcıkları kopmuş asker postallarından vardı. İçeriye yayılan derin pis kokuda oradan geliyor olmalıydı. Bu adamın kim olduğu hakkında en ufak fikri yoktu. Ancak bir şeylerin ters gittiğini anlamak ahmakların bile yapacağı bir işti. Faruk böyle şeylerden fazlasıyla tedirgin olurdu. Ancak Cemşit Amca oldukça rahat bir şekilde davranıyordu. Adamı görünce ayağa kalktı sıkkın ve oldukça üzgün bir sesle:
“Gelmedi Ferhat.” Dedi.
Faruk Cemşit Amca’nın böyle bir insanı tanımasına çok şaşırmıştı ve anlam verememişti. Bir süre Cemşit Amca ile heybetli Ferhat’ın konuşmasını izledi. Cemşit Amca kısa boyuna rağmen Ferhat’ın omzuna elini koymuş ona bir şeyler anlatıyordu. Bu heybetli ve korkutucu adamın Cemşit Amca karşısında uysal bir kediye dönmesi ilgi çekici bir durumdu. Ne konuştuklarını çok merak ediyordu ama Cemşit Amca onu çağırmadığı için yanlarına da gidemiyordu. Konuşmanın bitmesini beklerken “Tarih Ağacı” adını verdikleri ve tek amacının aslında Faruk’un kendisine notu yazan kişiyi bulması olan köşeye gitti. Pek fazla kişi gelmediği için fazla da not bulunmuyordu. Rastgele bir tanesini eline aldı, okumak için, katlanmış olan kâğıdı açtı. Yazı tanıdık gelmeyince ufak bir hayal kırıklığı yaşasa da merakına yenik düşüp kâğıdı okumaya başladı:
Bugün bu dükkândan sevgilim için eski köstekli bir cep saati alıyorum. Çünkü o bunları çok seviyor. 5 yıl sonra o ve çocuğumla buraya geleceğim ve bir saat daha alacağım. Seni seviyorum aşkım.
Leyla Acun – 24.05.13 Saat: 13.55”
Ne kadar sıradan diye geçirdi içinden Faruk. Oysaki çok daha farklı ve güzel şeyler bekliyordu. Umudu kırılmış gibiydi hafiften. Ellerini krem rengi keten pantolonun cebine koydu. Yanaklarına hava doldurup, bıkkın bir şekilde ve yavaş yavaş nefesini havaya karıştırdı. Böyle olmayacağını o da biliyordu. Ama elinden başka bir şey gelmiyordu. Küçük dünyasında sıkışıp kalmıştı. Artık fazla düşünemiyordu. Ne zaman düşünmeye kalksa önüne engeller çıkıyordu. Artık öyle bir raddeye gelmişti ki kendi düşüncelerini çürütür olmuştu. Bu durum oldukça sıkıcı geliyordu. Çünkü zihninde kurduğu şeylere tam inanmaya ve harekete geçirmeye başlayacağı zaman bir başka düşünceyle onu çürütüyor, eksik yanlarını göz önüne seriyordu. O yüzden artık düşünmek bile ona acı verir olmuştu. Bu şekilde düşünemediği için uzun zamandır da yazı yazmaya ara vermişti. Hem konu sıkıntısı çekiyordu hem de iki kelimeyi bir araya getirecek gücü hâlâ kendinde göremiyordu. Bir zamanlar ne de güzel yazardı. Öyle ki kendi yer altı âleminde oldukça bilinen biri isimdi Faruk.  Elleri ceplerinde dükkânın arka tarafında volta atıp düşünmemeyi düşünürken içerideki konuşmanın bitip bitmediğini öğrenmek için kafasını rafların arasından uzatıp baktı. Cemşit Amca iri yarı ve orta yaşlarda olan, Ferhat diye seslendiği ürkütücü adamı dükkândan yolcu ediyordu. Hemen arka taraftan çıktı ve Cemşit Amca’nın yanına gitmek için iki rafın arasından yan dönerek ve biraz da sıkışarak geçti. Tek kaşını yukarıya doğru kaldırarak Cemşit Amca’nın suratına bir bakış attı. Bu bakışla kendisi sormadan Cemşit Amca’nın olanları anlatmasını bekliyordu. İstediği gibi de olmuştu. Cemşit Amca, gözleriyle biraz önce kitapları dizmek için yardım aldığı sandalyeyi getirmesi için işaret etti. Faruk katlanabilir, ahşap ve verniği soyulmuş sandalyeyi getirmek için arkasını döndü. O anda Cemşit Amca’nın cebine bir şey koyduğunu fark etti. Bir an için arkasını dönüp o neydi diye sormayı içinden geçirdiyse de her şeye burnunu sokmanın iyi bir şey olmadığını bildiği için vazgeçti. Arka taraftan sandalyeyi getirdi ve oturdu. Oldukça meraklı olduğu Cemşit Amca’nın ağzına bakan gözlerinden anlaşılıyordu. Cemşit Amca’nın ise suratında bir üzgünlük ifadesi vardı. Faruk’u daha fazla merak içinde bırakmadan yıllanmış dudaklarını araladı ve iç geçirerek anlatmaya başladı:
“ Biraz önce gelen… İsmi Ferhat’tır. Yıllardır bu mahallede kalıyor. Ben bunu çocukluğuna kadar bilirim. Babası da iyi arkadaşımdı, az çilingir sofraları kurmamıştık gençliğimizde. Bu Ferhat da gençken çok yağız bir delikanlıydı. Böyle upuzun boyu kaslı mı kaslı kolları vardı. Öyle heybetliydi ki mahallede ki tüm çocuklar korkardı ondan, kimse ses etmezdi o geçerken. Hani serseri bir çocukta değildi, severdi herkes. Hani derler ya saygının olduğu yerde korku da vardır. Bu duyguyu uyandırırdı herkes de. Gizemli bir çocuktu ama, onu tanımayanlar pek bilmezdi böyle efendi bir çocuk olduğunu, etliye sütlüye karışmadığını. O kadar yakışıklıydı ki kızlar onu görebilmek için pencere pervazlarındaki saksıları sulamak bahanesiyle saatlerce otururdu cam kenarında…” Cemşit Amca gözlerini karşı duvardaki anlamsız, eski bir tabloya dikmişti. Ferhat’ı anlatırken eski anıları gözlerinin önüne geliyordu. O anları özlediği sulanmış gözlerinden açıkça belli oluyordu. Faruk’un merakı iyice artmıştı. Ya Cemşit Amca başka birisinden bahsediyordu ya da gerçekten bu adamın başına bir şeyler gelmişti. Faruk gerçeği ve hikâyenin devamını öğrenmek için can atıyordu. Cemşit Amca gözlerini tablodan ayırdığı anda, Faruk hadi devam et dercesine bir bakış attı ve Cemşit Amca peki dercesine kafasını salladıktan sonra, derin bir iç çekti nefesini daha vermeden devam etti:
“İşte bu bizim oğlan ona yanık o kadar kızın içinde gide gide en imkânsızını buldu. Kızın adı Aynur’du. Masmavi gözleri vardı. Saçları desen buğday sarısıydı. Kızlar nasıl bizim Ferhat’a yanıksa, mahallenin tüm delikanlıları da Aynur’a yanıktı. Aynur o kadar güzeldi ki babası da daha o küçükken bu güzelliğinden başına bir iş gelecek diye onu erkenden evlendirmişti. On yedisinde ki kız otuz beşinde ki bir adamla evliydi işte. Bizim oğlan öylesine yanıktı ki bu kıza artık kapısının önünden ayrılmaz olmuştu. Deli divaneydi, Aynur aşağı Aynur yukarı anlayacağın. Ee tabi böylesine bir aşk duyulmaz olur mu? Herkesin dilinde bir Ferhat bir Aynur. Böyle böyle Aynur’un kocasının da kulağına gitti olay. Nasıl olduysa Ferhat öğrenmiş adamın duyduğunu. Haber yollamış Aynur’a kaçalım bu gece, işte falanca saatte şu dükkâna gel diye. Dükkânda benim dükkân o zamanlar daha yeni açmıştık burayı. Her neyse bunlar sözleşmişler. Ferhat geldi anlattı bana böyle böyle Cemşit Baba yardım et bana diye. Bir şeyler ayarladık bir arkadaşım vardı onları alıp Adana’ya götürecekti. Ferhat beklemeye başladı, başladı ama ne gelen var ne giden. Çaktırmadan ben gidip bir bakayım dedim oralara. Gittim baktım bir kalabalık var evin önünde, koştum daldım aralarına. Bir öğrendim ki Aynur ölmüş. Adam ayyaşın tekiydi, kimse sevmezdi onu mahallede. Bu şerefsiz herif yine içmiş bir de bu olayı duyunca eve gelir gelmez kızı dövmeye başlamış. Öyle bir dövmüş ki adam yorgunluktan bayılmış o bir köşede kız bir köşede yatıyormuş. İşte sağlıkçılar falan gelene kadar da kurtaramamışlar Aynur’u. Geri dükkâna döndüğümde Ferhat’ı bulamadım yerinde. Çok sonradan öğrendim ki yoldan geçenler konuşurken duymuş, dayanamamış, Aynur’a gidebilmek için koşturmaya başlamış deli gibi, sendelemiş tam o anda da şu köşede gördüğün bir kısmı kırık mermer bir taş var ya suratını oraya çarpmış. Burnunda ki derin yara izi o geceden kalma yani. Kafasını oraya vurunca Ferhat beyin kanaması geçirmiş. Birkaç ay komada kaldı, ölecek dediler o yaşadı. Ama artık eskisi gibi değil seninde anladığın gibi. Her sene bu zamanlar buraya gelir, bana Aynur’u sorar. Gelecekti gelmedi mi diye. Akli dengesinin bozuk olduğundan değil, çok sevdiğinden, ölümünü yakıştıramadığından, yoksa çok akıllıdır benim Ferhat’ım. Birde şu mektubu verir bana, ben yokken gelirse verirsin diye…” Hem Cemşit Amca’nın hem de Faruk’un gözleri dolmuştu. Her ikisi de ağlamamak için başlarını sağa sola çeviriyor, dikkatlerini dağıtacak bir şeyler arıyorlardı. Faruk kendisinden utanıyordu, böylesine sevdalı bir adam için düşündüklerini kendisine yakıştıramıyordu. Nasıl bir aşktı bu, aradan yıllar geçmesine rağmen her yıl gelebiliyordu, sorabiliyordu. Sevmek böyle bir şeydi işte, sevmeden önce inanmak gerekiyordu. Aşk dedikleri şeye çok kızıyordu zaman zaman Faruk. Aşk kavramı ona göre artık eski kutsallığını yitirmişti. Belki de “aşk”   Aynur’un ölümüyle beraber toprağa gömüldü ya da Ferhat’ın kalbine… Diye düşündü Faruk. Mektup da neler yazdığını merak ediyordu. Cemşit Amca’da kendisine gelince mektubun içinde ne yazdığını merak ettiğini ve görüp göremeyeceğini sordu. Cemşit Amca’nın yüzü buruştu ve cebindeki sararmış ve en az yüzü kadar buruşmuş kâğıdı çıkarıp Faruk’a uzattı. Faruk kâğıdı büyük bir titizlikle açtı ve gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Kâğıtta eğri büğrü bir el yazısıyla şu cümle yazıyordu:
“Seni seviyorum, eğer sende beni seviyorsan bana geri gel. Ne olur.”
Faruk kâğıdı tekrar katlayıp Cemşit Amca’ya uzattı. Cümle belki edebi bir cümle değildi. Ancak Ferhat ve Aynur’un sevdası hem edebi hem de ebedi olacak bir hikâyeydi. En azından Ferhat’ın Aynur’a olan sevdası. Faruk bir kez daha insanları dışarıdan gördüğü gibi yorumlamamaya yemin etmişti. Bunu bir de Aslı’yı gördüğünde yapmıştı. Ne kadar da soğuk birisi demişti görünce. Bırak bununla arkadaş olmayı, bir dakika bile geçiremem ben demişti. Ama şimdi onunla bir ömür geçirebilmek için Ferhat gibi olmayı bile göze alabilirdi. Eski anılara dalmış ve kendi acısını bu hikâyede bir yerlere oturtmaya çalışırken birden aklına Ferhat dağları delmişti aşkı için bizim Ferhat da kafasını delmiş diye bir düşünce geldi. Önce suratında pis bir sırıtış oluştu. Sonra da kendinden böyle bir şeyi düşündüğü için utandı. Artık kendisine neler olduğunu o da bilmiyordu. İnsanlarla o kadar kopuktu ki onların acısı hakkında bile kendine bir şeyler çıkartabiliyor, sonra da bu şeyleri düşündüğü için kendinden nefret ediyordu. Artık onca merak ettiği ve uğraşma peşinde olduğu şeylerin arasına Ferhat da girmişti. Ona bir şekilde yardım etmek istiyordu. Belki ona gerçeği anlatabilir ve acı da olsa bu gerçekle yaşamasına yardımcı olabilirdi. Ya da başka türlü bir şekilde yardım edebilirdi. Henüz onu bilmiyordu ama bir şekilde olayın içine dâhil olmak istiyordu. Ömrü boyunca hep, hiçbir işe yaramadığını düşünüp durmuştu. Artık elinde o kadar fırsat varken bunları değerlendirip, bir işe yaramak, en azından öyle hissetmek istiyordu. Kimse bilemez diyordu çoğu kez. Kimse bilemez bir işe yarayamamak ne demek. Bir şeye faydalı olamamak. Sadece yaşamak nasıl bir şey kimse bilemez. Attığı her adımda bir çiçek öldürmek, bir karıncayı ezmek, aldığı her nefeste bir çocuğun hakkını yemek ne demek kimse bilemez…
Saat artık geç olmuştu. Cemşit Amca Faruk’u kendi iç tartışmalarından çekerek, artık dükkânı kapatmanın vakti geldiğini söylemişti. Zaten bu kadar şeyden sonra da ikisinin de dükkânda kalası yoktu. Faruk önce ortalığı toplamayı düşünse de bu kararından vazgeçip, temizlik içini sabaha bırakmaya karar verdi. Cemşit Amca eski, deri çantasını kolunun altına sıkıştırıp dükkândan çıktı. Faruk’ da hemen arkasından çıktı ve dükkânı kilitledi. Bugün eve yürüyerek gitmek istiyordu. Hem düşünmek istemiyordu hem de bir şeyleri düşünmeye ihtiyacı vardı. Bu yüzden yürümenin iyi geleceğini düşündü ve yola koyuldu. Aklından bin bir türlü şey geçiyordu. Daha kendi içindeki buhranlarını sonlandıramamıştı. Aslı’nın onu terk edişine hâlâ alışamamıştı. Hâlâ onu görmemek için, onun olabileceği yolları kullanmıyordu. Onu hatırlamamak için beraber olduğu mekânlara yanaşmıyordu, çok sevdiği yerler bile artık onun gitmekten korktuğu yerler hâlini almıştı. Cemşit de ölmüştü. Hayatta en çok güvendiği ve her şeyini bırakabileceği bir dostu da yoktu artık. Yavaş yavaş her şey onu terk etmişti, tüm sevdikleri birer birer yok oluyordu. Daha sonra esrarengiz kız, kimliği belirsiz kişilerden gelen notlar… Çok bunalıyordu Faruk. Artık taşıyamadığına kanaat getirmişti. Yaşamak ona ağır geliyordu ama kolay pes eden birisi değildi. Eve gelmişti, kapının anahtarlarını biraz ceplerini yokladıktan sonra buldu ve kapıyı açıp içeri girdi. Girer girmez direk yatak odasına yöneldi ve kendini yatağa bıraktı. Gözlerini kapatıp uykuya dalmadan önce bir kez daha yineledi:
“ Kazanacağım.”

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Bir Hikaye Denemesi Bölüm IV

 IV.                    BÖLÜM: ÖZLENEN ANILAR



  Alarmın çalmasıyla ürpermesi bir oldu Faruk’un. Uzun zamandır bu sese  uzak kalmıştı. Ne kadar rahatsız edici bir ses olduğunu tekrar hatırladı. Elini sağ taraftaki sehpanın üzerinde bulunan ve tam olarak 7.45’i gösteren dijital saate uzattı. Saati göz hizasında havaya kaldırıp kaçı gösterdiğini görebilmek için gözlerinden bir tanesini zorla da olsa açtı ve baktı. İçinden bu saatte kalkılır mı diye küfür ederek saati erteleme düğmesine basıp tekrar uyumaya koyulacaktı ki birden aklına dün akşam ki not kağıdı geldi. Zaten onu düşünmekten gece boyu uyuyamamıştı. Şimdi tekrar aklına getirerek uykusunu kaçırdı. Bu yöntem alarmdan daha etkili bir yöntem olmuştu.  Daha sonra bugünün Pazar olduğu ve dükkanın geç açılacağı aklına gelince bir kez daha küfürü koyuverdi. Ama bu sefer o kadar yüksek sesle söylemişti ki kendi bile utanmıştı bir an. Sabah daha erkendi işine gitmesi için daha üç saati vardı. Geri uyumaya çalışırsa kalkamayacağını biliyordu. O yüzden yatağın içinde fazla kalmak istemedi ve bir iki gerindikten sonra doğruldu. Üzerindeki battaniyeyi kenara savurdu, başını iki elinin arasında alarak gözleri ovaladı ve ayağa kalktı. Önce pencereden dışarıya bir göz attı, güneş gözlerini kamaştırınca geri döndü, banyoya yöneldi. Girip bir güzel duşunu aldıktan sonra mutfağa gidip bir şeyler hazırlamak için harekete geçti. Dolapta zeytin ve peynirden başka yiyecek bir şey olmadığını görünce akşam için bir liste yapayım diye düşündü. Çeyrek ekmeğin arasına peyniri koyup sallama çayla afiyetle bir güzel yedi. Daha bir saat vardı evden çıkmasına ve oyalanacak bir şeyler aradı. Aklına çalışma odasındaki dolabın en alt çekmecesi geldi. Özel diye nitelendirdiği her şeyi oraya atardı. Biraz karıştırayım diye oraya yöneldi. Çekmeceyi açtı, içinde misafirliğe gelmiş bir çocuğun gizli çekmeceleri karıştırması gibi bir heyecan vardı. Anlam veremedi, çekmeceyi çekti ve içinde bulunan eski bir ayakkabı kutusunu eline aldı. Kapağını açar açmaz önce kulağından başlayan sonra sırasıyla ensesi, sırtı ve bacaklarına doğru inen bir sıcaklık vücudunu kapladı. Göğüs kafesi sıkışmaya başladı, nefes alış-verişlerinde düzensizleşme vardı. Gözleri yanmaya başladı, Avuç içlerinin terlediğini hissedebiliyordu, yerinde duramıyordu sanki her yer yanıyordu ve nereye dokunsa canı acıyordu. Böyle olmayalı uzun zaman olmuştu. Kaçırdığı gözlerini tekrar kutunun içine dikti. En üstte kendisinin ikisini çektiği ve onu yanağından öptüğü fotoğraf vardı. Bu fotoğrafı çok severdi çünkü çok doğal geliyordu ve onu ne kadar sevdiğini kendi gözlerinden görebiliyordu.  Elleri titreyerek fotoğrafı aldı, derin bir iç çektikten sonra kenara bıraktı.
            Faruk'un gözleri doldu, boğazı düğümlenmişti. Bir an nefes alamadığını hissetti. Çenesi titriyordu, elleri ise kendinden bağımsız hareket ediyorlardı. Oturduğu için şükretti çünkü ayakta olsa çoktan yere yığılmıştı. Bu fotoğrafı hâlâ dün gibi hatırlıyordu. Sadece kendine unutmak adını verdiği bir yalanla yaşıyordu ve bu yalan zaman zaman gerçeklerle örtüşmekte sorun çıkartıyordu.
                       Saat 9’u 55 geçiyordu. Faruk ilk gününden işine geç kalmamak için siyah spor ayakkabılarını giyip yola koyuldu. Cemşit amcanın ona dükkanı açacağını söylediği saate daha otuz beş dakika vardı. Faruk da bu zamanı yürüyerek geçirmeyi tercih etti. Kestirme olan ara sokakları kullanmayı çok severdi. Yine öyle yaptı. Pazar günü olduğu için sokaklar pek hareketli değildi. Sadece okulu olmayan küçük çocukların sokakta oynadığı ufak oyunların sesleri vardı. Birkaçına takıldıktan sonra hızla yürümeye devam etti. Dükkana yaklaştığında Cemşit amca’yı da köşeyi dönerken gördü. Geç kalmadığına tam sevinecekti ki dükkanın açık olduğunu ve Cemşit amca’nın elinde de poğaçalar olduğunu gördü. İçinden daha ilk günden hiç iyi olmadı diye sayıklayarak dükkana girdi. Biraz mahçup bir şekilde Cemşit Amca’yı selamladı. Sonra özrünü bildirmek için sıkkın bir ifadeyle :
                      “ Günaydın Cemşit Bey. Kusura bakmayın daha ilk günden geç kaldım. Aslında erkende uyanmıştım ama biraz yürümek istedim. Birde siz geç açacağım deyince ağırdan aldım. Özür dilerim bir daha olmayacak."
                       Faruk sözünü bitirdikten sonra Cemşit Amca’nın suratında hınzırca bir gülümseme vardı. Sanki Faruk’un bu sıkkın hali hoşuna gitmişti. Elindeki poğaçaları masanın üzerine koydu. İki temiz çay bardağı çıkartıp yeni demlendiği belli olan sıcak çayları doldurdu. Faruk’un sıkkın bakışlarına dayanamayınca konuşmaya başladı :
                     “Gel Faruk gel. Suç sende değil benim eski alışkanlıklarımda işte. Yılların verdiği o erken kalkma alışkanlığıyla alakalı. Uyuyamadım kalktım geldim bende dükkanı açtım. Hem dedim evladıma bir sabah kahvaltısı ısmarlayayım ilk günün hatırına. Çekinme çekinme gel otur. “
                         Faruk masaya oturdu.  Çayı şekersiz içiyordu ve aklı karışık bir şekilde çayını yudumladı. Cemşit çok tuhaf bir adamdı. Ama değişik bir şekilde de çekiciliği vardı. Bir baba yahut daha çok bir dede çekiciliğiydi bu. Sevimli, tonton dedikleri cinsten bir dede. Faruk hiç konuşmadan poğaçaları yiyip çayını içtikten sonra işe başlamadan önce Cemşit Amca’ya bir konuyu açmak istiyordu. Kendisi konuyu açamadığı için Cemşit’in anlamasını ister gibi bir şey söylemeye çalışıyormuş da çıkmıyormuşcasına bir şeyler yapmaya başladı. Cemşit bu durumu anlamış olacak ki gözlük camlarının ardından tepeden bir bakışla Faruk’a anlatması için bir işaret attı. Faruk bu onayı alınca anlatmaya başladı.
                        “ Cemşit Amca  dün ben dükkandan çıktıktan sonra birisi bana çarptı ve çantasından bir şey düşürdü. Bende eğildim aldım onu meraklanıp okudum belki bir şeyler çıkar diye hani. Ama kağıtta “ Her son yeni bir başlangıcı getirir, önemli olan noktayı koyduktan sonra büyük harfle başlamayı unutmamaktır. Harflerinin küçülmemesi dileği ile G…” yazıyordu. Kağıt yırtılmış olduğu için devamını bilmiyorum. “G” bir ismin baş harfi mi yoksa başka bir şey mi ya da bu notu düşüren kişi beni tanıyor mu falan bunlar gece boyu aklımı kurcaladı. Bu kadar şey üst üste tesadüf olabilir mi bilmiyorum. Yani ben olmayacağına inanıyorum. O yüzden eğer bu notu birisi bana bilerek yolladıysa ve o da şu hani bahsettiğim kızsa eğer illa tekrar buralara gelecektir. Dükkana beni görmeye gelebilir belki yeni bir not bırakmak için falan. Bende bir şey düşündüm hem dükkan için iyi bir iş olabilir hem de benim işim görülebilir. Şöyle bir şey düşünüyorum. Bu dükkana gelen müşteri potansiyeli belli. Bazı yerlerde olduğu gibi dilek ağacı ya da köşesi gibi bir şey yapsak. Herkes belli notlar ve tarih yazsa assa o ağaca, sonra desek ki işte bunlar burada tarih olacaklar. Hem antikacı için güzel bir reklam ve güzel bir proje olabilir hem de ben bu notu yazanı el yazısından bulabilirim. Ne dersin ? “
                     Cemşit Faruk’a biraz düşünceli bir ifadeyle baktı. Aklından Faruk’un söylediklerini tarttığı belli oluyordu. Sağ elini pek saç kalmayan kafasına attı. Birazcık kaşıdıktan sonra bir şey söylemek için nefesini içine çekti sonra vazgeçip geri verdi. Sonra tekrar nefesini içine çekti ve bu sefer konuşmaya başladı :
                   “ Şimdi evladım , söylediklerin güzel düşünceler. Ama biz bir cafe değiliz ki böyle işler tutsun burada. Ama dersen ki ben bunu bizim dükkanımıza uydururum o zaman harika şeyler ortaya çıkartabilirsin. Bu arada çok zeki bir gençsin. Ben kaç yaşıma geldim aklıma hiç böyle bir fikir gelmemişti. Dedektifçilik oynamak he. Tamamdır ya hoşuma gitti bu iş. Yapalım şunu eğlenceli olacak. Hem de sen sevineceksin, işin görülecek. Tamamdır tamam.”

                    Faruk Cemşit Amca’nın bu işi kabul etmesine sevinmişti . Gerçekten bu aralar biraz dedektifçilik oynayabilirdi. Üst üste gelen bu esrarengiz olayları çözmek kendisine kalmıştı. İşe de en son eline geçen şeyden, not kağıdından başlayacaktı. Böylece her şeyin çorap söküğü gibi geleceğini hissediyordu. Hatta bu işi çözdükten sonra biraz geçmişe dönüp terk edilmesinin gerçek sebeplerini araştırmayı düşünüyordu. Bir an onu mu önce yapmalıyım diye düşündü. Daha sonra bundan vazgeçti. Bu mesele ondan daha önemli olabilirdi. Hatta zaman zaman Cemşit’in intiharıyla bağlantılı olabileceğini aklından geçiriyordu. Çünkü hâlâ onun böyle bir şey yapabileceğine inanamıyordu. Faruk gün boyu aklından bu düşünceleri geçirdi. Olayları kendince bir sıraya koydu. Bu arada gelen birkaç müşteriye doğum günü hediyesi sattı. En çok da arkadaşına 45’lik almaya gelen on yedi yaşındaki  çocuk hoşuna gitmişti. Çünkü gençlerin eskilere özenmesi güzel bir şeydi. Faruk da popüler kültürden pek hazzetmeyen birisiydi. Pek fazla iş olmayınca dükkanı kapatıp çıktılar. Faruk Cemşit Amca’ya yarın, konuştukları mevzu için malzemeye alacağını ve biraz geç kalabileceğini söyledi ve durağa yanaşan otobüse yetişmek için koşturdu. Otobüse yetişmişti ancak nefes nefese kalmıştı. Boş bir yer bulup oturdu ve başını cama dayayıp olmuş ve olacakları hayal ederek evine doğru yol aldı.

10 Nisan 2013 Çarşamba

Bir Hikaye Denemesi Bölüm III


III.                    BÖLÜM:  YENİ BİR BAŞLANGIÇ


“ Hakkınızı helal ediyor musunuz? “
“Helal olsun.”
“Merhum için El- Fatiha”
Faruk dedesinin onu daha dokuz yaşındayken götürdüğü Cuma namazından sonra, camiye ilk gelişiydi. En son duasını da o zaman etmişti. Ama Cemşit için bir kez daha yapabilirdi. Fatiha suresini bilmiyordu. O yüzden ellerini açtı ve Allah’a Cemşit’i affetmesi için yalvardı. Cenaze fazla kalabalık değildi. Dergiden eski arkadaşlar, ortak sahip oldukları birkaç tanıdık ve daha önce Faruk’un hiç görmediği bir bayan. Faruk ağlamaktan kızarmış gözbebekleri ve uykusuzluktan morarmış gözaltıyla etrafını süzdü. Hep tanıdık yüzler görmeyi amaçlıyordu. Ama gözü baştan aşağı simsiyah giyinmiş olan, yirmili yaşlarda, esmer tenli, gözlerinde büyük güneş gözlüğü olan, saçlarını siyah bir şalla kapatmış, 1.65 boylarında ki kıza takıldı. Daha önce onu hiç görmemişti, tanıdık birisi değildi, buna emindi. Kim olabilirdi ki. Zihnini biraz zorladı, aklına kim olabileceği hakkında hiçbir şey gelmedi. Cenaze bitmiş herkes dağılmak üzereydi. Cemşit’in kimsesi olmadığı için taziyeleri de Faruk’a geliyordu. O yüzden Faruk biran önce eve geçmek istedi. Son bir kez Cemşit’in mezarına göz attı ve oradan ayrıldı.
                     Faruk eve geldiğinde Ruslan ve Nermin onları bekliyordu. Küçük evin bir odasına erkekler, biraz geniş olan mutfakta ise kadınlar oturuyordu. Faruk önce odaya girdi üç arkadaş vardı. Birisi derginin çaycısı Musa ağabey, diğerleri de Ruslan ve Ramazan. Onlara hoş geldiniz dedikten sonra mutfağa geçti orada ise sadece Nermin ve Musa ağabeyin karısı Nazan abla vardı. Onlara da hoş geldiniz dedi ve tekrar odaya döndü. Faruk’un aklı hâlâ cenazedeki o kızdaydı. Kimdi o onu düşünüyordu. Orada ne işi vardı. Tesadüfen gelmiş birisi olabilir miydi? Ama bu kadar tesadüfü de biraz zorlama olarak görüyordu. Misafirler gelip gidiyor ama Faruk’un zihnindeki o düşünce hâlâ saklı kalıyordu. O kızın kim olduğunu öğrenmeliydi. Orada neden sormadığına hayıflanırken, Ruslan Faruk’a “ Senin kafan bir şeye takılmış.” Dedi. Faruk sesin geldiği yere dönerek “ Nereden çıkardın onu, Cemşit’in gidişine nasıl dayanacağım bilmiyorum. “ dedi ve arkasını döndü. Ruslan “ Hayır bu başka bir şey seni tanıyorum. Ne zaman aklını kurcalayan bir şey olsa parmaklarını teker teker kütletirsin. Bu sefer biraz abarttın sanki dikkatli ol kırılacaklar.” Faruk Ruslan’ın haklı olduğunu biliyordu. Ona söyleyip söylememekte tereddüt etti. Sonra “ Cenaze de arka tarafta duran kızı hatırlıyor musun? Şu siyah giyimli, gözlüklü, siyah şallı kız.” Ruslan gözlerini kıstı ve cenazeyi hatırlamak için kendini zorladı. “ Ben öyle birisini hatırlamıyorum Faruk. Sen emin misin orada birisinin olduğuna? Kaç gündür uykusuzsun, üzgünsün belki hayal görmüşsündür.” Dedi, biraz kaygılı gözlerle Faruk’a baktı. Faruk Ruslan’ın dediklerinin doğru olabileceğini düşündü. Ama onu görmüştü oradaydı. Belki de Ruslan hatırlamıyordu. Evet, evet muhtemelen Ruslan hatırlamıyordu. Pek zorlamamıştı kendini hatırlamak için anlaşılan.
                    Faruk akşamı zor etmişti. Böyle şeylere pek ilgisi ve alakası olmadığı halde adettendir diye Musa ağabeyin karısı Nazan abladan rica etmiş, helva kavurtmuş ve dua okutmuştu. Zaten bir elin parmaklarını geçmeyen misafirler gittikten sonra kanepeye uzandı. Üzerinde birkaç günün yorgunluğu vardı. Bünyesi artık çökmüştü, bir an acaba bende mi öleceğim diye düşündü, sonra geçti. Cemşit’in ölümünün şokunu üzerinden atmıştı. Şimdi gerçek anlamıyla düşünmeye başlamıştı. Artık dergi yoktu, Cemşit yoktu, bugün aldığı bir haberle de Ruslan’ın Rusya’ya döneceğini öğrenmişti. Yapayalnız bir başına kalacaktı. Ev sahibi durumunu bildiği için ona birkaç ay mühlet vermişti, sözde kendisini toparlayabilmesi için. Öncelikle iş bulmalıydı. Daha sonra ev işini halledebilirdi. Bir an duraksadı ne iş yapabileceğini düşündü. Elinde yazma yeteneğinin yanında bir de çizme yeteneği vardı ki ikisi de bu devirde kolay iş bulunabilecek alanlar değillerdi. İçini büyük bir karamsarlık kapsadı. Uykuya dalmadan önce son bir kez daha cenazedeki kızın gerçek olup olmadığını düşündü ve cevabını bile getirmeden, günlerin yorgunluğuna yenik düştü.
                    Uyandığında saat sabah 11.43 ü gösteriyordu. Vücudunun dinlendiğini hissetti. Yatakta biraz gerildikten sonra, doğruldu biraz da oturur vaziyette durduktan sonra kalktı. Pencereye yöneldi, önce perdeyi sonra camı açtı. Kafasını dışarı doğru uzatıp ciğerlerini eve göre daha temiz olan havayla doldurdu. Artık hayata yeniden başlayacaktı. Çünkü sıfırlanmıştı, eskiye dair neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. Üstünü giyindi, tekli koltuğa oturdu ve en son o koltuğa oturduğunda olduğu gibi  birden ayağa fırladı. Oraya nerden geldiğini bilmediği müzik setinin kumandası yine koltuğa sıkışmış ve o da üstüne oturmuştu. Bu sefer kumandayı eline aldı tam fırlatacakken vazgeçti, pencereden aşağı salladı. Ardından hiç oturmadan kendisini sokağa attı. Nereye gideceğini bilmez bir vaziyette dolaşıyordu. Şehrin tam göbeğinde bulunan sinemanın önünden geçerken karşı kaldırıma doğru kafasını çevirdi. Karşıda ki broşür dağıtan genç adama bir şeyler anlatmaya çalışan kıza dikkatlice baktı. Evet, oydu, Cemşit’in cenazesinde gördüğü o genç kızdı. Dikkatlice baktı, yanılıyor olmaktan korkuyordu. O olduğuna emin olduktan sonra karşıya geçip kim olduğunu sormayı düşündü. Yeşil ışığın yanmasını beklerken kız hareketlendi ve ara sokağa girdi. Faruk da hemen arkasından hızla yürümeye başladı. Kızın acelesi olmalıydı, çünkü ayağındaki topuklu ayakkabıya rağmen oldukça hızlı yürüyordu.  Faruk birden heyecanlandı, kendisini kızı takip ederken görünce aklına okuduğu bir roman geldi. Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ındaki gibi kızı kaçırmaktan korkuyordu. Aklında bu düşünceler dolanırken korktuğu başına geldi ve kız caddenin köşesinde bulunan antikacının önünde çevirdiği taksiye bindi. Faruk arkasından koştu ama yetişemedi, biran endişelendi, yanlış anlaşılmaktan korktu. Kızı taksiyle takip etmek istedi ama cebinde sadece akşam yemeğini çıkartacak kadar para vardı. Bir kez daha parasızlığına küfür etti, antikacının önünde bulunan çöp kutusundan düşmüş pet şişeyi tekmeledi ve kendi kendine söylenmeye başladı. “Bu işte bir iş var “ deyip duruyordu. Aklından onlarca düşünce geçirdi. Kız acaba onu mu takip ediyordu. Evet, olabilirdi, “onu fark ettiğimi görünce broşürcü çocukla konuşuyormuş gibi yaptı sonra peşinden gelince de kaçtı, baktı yakalayacağım taksiye bindi.” İçinden bunları geçiriyordu. Ona oldukça mantıklı gelmişti. Ama neden onu takip ediyordu. Bu soruya bir cevap bulamadı. Kimseye borcu yoktu, Aslı gittikten sonra da hayatına hiçbir kız girmemişti. Hatta dergideki kızlar dışında konuştuğu bir kız bile yoktu. Acaba dergiden bir hayranı olabilir miydi? Bu düşünce de kafasına yatmıştı. Kaldırımın ortasında düşüncelere dalmışken antikacıdan çıkan yaşlı bir sesle irkildi. “ Hayırdır delikanlı bir sorun mu var? Deminden beri seni izliyorum, pet şişeyi tekmelemeler, kendi kendine konuşmalar falan, iyi misin? İçeri gel, bir su vereyim kendine gel.” Faruk biran nerde olduğunu unutmuştu. “ doğru ya, herkes beni deli sanacak” dedi içinden. Yaşlı sesin geldiği amcaya dönerek “ Sağ ol bey amca, birini takip ediyordum da.” Yaşlı amcanın tuhaf bakışlarından sonra ekledi.” Yani takip ediyorum derken, onu daha önce de görmüştüm de orada ne işi vardı diye, şimdi tuhaf oldu biliyorum ama öyle amca, ama kötü bir niyetim yok vallahi.” Faruk anlatma çalışırken daha da saçmaladığının farkına vardı, sustu. “ Hele geç bir içeri delikanlı, bir soluklan, çayımı iç, derdini anlat bakalım. “ dedi yaşlı amca. Faruk teklifi geri çevirirse daha fazla yanlış anlaşılacağını düşündü ve içerdi girdi.
                     İçeride çok değişik, aşina olmadığı ama hoşuna giden bir koku vardı. Antikacı dükkânı dar uzun bir koridoru andırıyordu. Sağ tarafında eski bir dolap vardı. Sanırım Osmanlı zamanından kalma diye düşündü, onun önünde ne olduğunu anlayamadığı ama teraziyi andıran bir şey vardı. Sol tarafında ise duvara asılmış bir halı vardı. Üzerinde Arapça yazılar bulunuyordu. Üzerindeki desenler bir savaşı anlatıyor olmalıydı. Tam aklından antikacıların olmazsa olmazı pikabı geçirirken bir sehpanın üzerinde duran radyoya gözü ilişti. Hatırlamıştı, dedesinin de buna benzer bir tane radyosu vardı, hiç ellettirmezdi, en kıymetli eşyasıydı onun için bir de cep saati vardı. Anılardan ayrıldıktan sonra biraz ilerideki daktiloyu kesti, içinde tarifsiz bir duygu kıpraştı. Yazar olmanın getirdiği bir şey olmalı diye düşündü. Antikacı amcanın çektiği tabureye oturdu. Amca bilgece bir sesle “ Adın nedir senin genç” dedi.
                “ Adım Faruk, senin adın ne peki amcacım”
                  “ Benim adım Cemşit, hem meslekten hem de kafadan dolayı bana antika Cemşit derler.” Dedi Cemşit amca. Faruk birden duraksadı. Cemşit pek yaygın bir isim değildi. Tam da Cemşit’i kaybetmişken bir başka Cemşit’i bulmuştu. Biraz suskun kaldı, dişi kitlenmiş gibiydi. Cemşit Amca “ Ne o beğenmedin mi ismimi, bir rengin attı bir şeyler oldu? “ dedi, yorgun sesiyle, biraz da yaşlılığın verdiği alınganlıkla. Faruk derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı. “ Estağfurullah amca, beni buraya getiren olaylar da Cemşit ile başladı. Şöyle izah edeyim, benim hayatta sahip olduğum tek ve en iyi dostumun adı da Cemşit’ti. Onu dört gün önce kaybettik. İntihar etti, beni bırakıp gitti bir başıma. Sana biraz önce bahsettiğim takip etme olayı vardı ya hani. İşte o kızı da Cemşit’in cenazesinde görmüştüm. Daha önce hiç görmediğim birisiydi. Cemşit ile biz kardeş gibiydik yani birbirimizin her şeyini bilirdik, tanıdıklarımız hep ortaktı. O yüzden kim olduğunu öğrenmek istedim. Sanırım beni takip ediyor, bugün beni fark etmiş olmalı ki kaçmaya başladı. Beni buraya getirdi ve taksiye bindi gitti. Sanki seninle tanışmamı istiyor gibi değil mi? “ dedi bu son cümleyi yeni kurmuştu ve kafasında şimşekler çakmaya başlamıştı. Her şey aydınlanabilirdi, belki Cemşit amca tüm sorularına cevap verebilirdi. Anlatmayı bitirdikten sonra umutla Cemşit amcanın yorgun ve yeşil gözlerine baktı. Aradığı cevabı bulacağından emin gibiydi. Cemşit amca şaşırmıştı, sanırım anlam vermeye ve Faruk’un anlattıklarını kafasında birleştirmeye çalışıyordu. Faruk’un meraklı bakışlarıyla söze başladı. “ Faruk evladım, kaybın için üzüldüm. Ama anlattıklarına bir anlam veremedim. O kız neden seni bana getirsin. Belli ki büyük bir tesadüf olmuş. Zaten hayatta tesadüflerin ürünü değil midir? Dediğin şekilde bir kız tanımıyorum ben, böyle bir şeyden haberim yok yani.  Tesadüfe değil de kadere inanırım ama. Seni buraya getiren ne tesadüf ne de o kız oldu. Seni buraya kaderin getirdi evlat. Başından geçen olayları bir hatırla ne kadar planlanmış ne kadar tesadüf olabilir ki?  “ Faruk Cemşit Amcanın dediklerini düşünüyordu. Bu aralar beyninin kendini bir şeylere bağlamaya çalıştığını düşündü. Çünkü söylenilen her şey ona mantıklı geliyordu ve hemen kabulleniyordu. Yine aynısı oldu, Cemşit amcanın dediği gibi başından geçen olayları düşündü. Tesadüf olması imkânsızdı. Eğer planlanmışsa da mükemmel bir plandı. Kader gibi şeylere fazla inanmazdı ama Cemşit amca o kadar etkileyici konuşmuştu ki inanmaya başlamıştı. Çayı soğumuştu bir dikişte bitirdi. Birden plansız bir şekilde ağzından “ iş arıyorum.” Cümlesi çıktı. Sanki Cemşit amcanın yanında olmak ona iyi gelecekti. Bir umut onu işe alacağını düşündü.
                   “ Dükkânın halini görüyorsun evlat, pek büyük sayılmaz, ama Allah’a şükür geçindiriyor, seni zengin etmez belki ama aç da bırakmaz. Seni sevdim içi dışı bir, delikanlı bir gence benziyorsun. İnsanları bir bakışta tanıdım artık ne de olsa otuz beş yıldır bu işi yapıyorum. Bende yaşlıyım zaten çoğu şeyi yapamıyorum artık, akşam yedi dedin mi uykum geliyor. Eğer sende kabul edersen gel bana yoldaş ol.”
Faruk bu teklifi bekliyordu. Hiç düşünmeden “çok isterim” dedi. Aklındaki tek düşünce o kızın tekrar buradan geçeceği ve bu sefer onu yakalayıp ne istediğini sormaktı. Artık her şeyi akışına bırakmıştı. Bu yeni başlangıcın ilk günüydü ve pek de kötü gitmiyordu. Hatta geçmişinin aksine çok iyi gittiği bile söylenebilirdi. Antika Cemşit ile konuşup anlaştıktan sonra ertesi gün işe başlamak için dükkândan dışarı çıktı. Hava kararmıştı, çalışanlar işten çıkmış evlerine yetişme telaşıyla etraflarına bakmadan yürüyorlardı. Onlardan birisi Faruk’a çarptı ve çantasından bir not düştü. Faruk yere düşen notu almak için eğildi, iki parmağının ucuyla kıstırdı ve çekti. Ne yazdığını okumak için ikiye katlanmış ve bir kısmı yırtılmış kâğıdı açtı ve okumaya başladı. “ Her son yeni bir başlangıcı getirir, önemli olan noktayı koyduktan sonra büyük harfle başlamayı unutmamaktır. Harflerinin küçülmemesi dileği ile G…” Kâğıt yırtılmış olduğu için devamını okuyamadı ama tüyleri ürpermişti, kimliği meçhul sıradan bir kimse onun yeni başlangıcını biliyordu sanki gülümsedi ve yürümeye devam etti. 

9 Nisan 2013 Salı

Bir Hikaye Denemesi Bölüm II



I.    

        II.    BÖLÜM: ÖLÜM DOĞUYOR


                     Gidişinin ardından neredeyse altı ay kadar geçmişti. Onun bıraktığı burukluktan kurtulmuştu hatta bir nebze de olsa unutmuştu. Dergide işler o kadar iyi gitmiyordu, aynı şekilde ev sahibi birikmiş borçları ödemesi için onu sıkboğaz ediyordu. Mesut ağabeyin gidişinden sonra Cemşit dergiyi idare etmekte güçlük çekiyordu. Sevtap’ın yazdığı bir yazı yüzünden açılan maddi tazminat davası yetmezmiş gibi bir de amatör bölümünde yayınladıkları bir yazarın ağır politik eleştirisi yüzünden dergi kapanmak üzereydi. Bu durum Cemşit’e oldukça ağır geliyordu, Faruk kendi acısını bırakmış onun için uğraşıyordu. Öyle ki son birkaç haftadır durumu hiç iyi değildi. Cemşit’in ailesi zengin bir aileydi. Babası Mehmet Kemal Bey Çorum’un ileri gelen toprak zenginlerindendi. Ama babasının ölümünden sonra tüm mirası Cemşit’e kalınca Cemşit onları babasının kazandığı yılların aksine birkaç sene içerisinde eritti. Son kalan zor zaman arsasını da dergi için satmak zorunda kaldı. Çünkü dergiden başka sığınacak bir yuvası kalmamıştı ki zaten Mesut Ağabey’de o yüzden derginin idaresini Cemşit’e bırakıp gitmişti. Artık bakıldığında derginin neredeyse yarısı boşalmıştı. Ramazan, Sadık, Furkan, Lemi, Gülay ve Nermin’in zaten başka işleri vardı, dergiyi bırakıp oraya geçtiler. Mualla ve Yunus da rakip olarak nitelendirdikleri “Ebedi-yat” dergisine geçtiler. Bu durum Cemşit’i gerçekten çok yaralamıştı. Koskoca dergide sadece üç yazar kalmıştı. Allah’dan Faruk da Cemşit de editörlükten anlıyordu da şimdilik ayakta tutabiliyorlardı.
                     Günler günleri kovaladı ve dergi kapandı. Fazla ayakta tutamadılar, bu durum Cemşit’e o kadar koymuştu ki daha fazla dayanamadı. Faruk gece gelen telefonla uyandığında onları bırakmayan diğer dergi yazarı ve aynı zamanda Faruk’un ilkokuldan arkadaşı olan Ruslan, Cemşit’e hemen dergiye gelmesini söyledi. Faruk korktuğu şeyin başına geldiğini anlamıştı ama arası pek iyi olmayan Tanrı’ya dualar ederek apar topar evden çıktı. Birkaç dakika dolandıktan sonra bir taksi buldu ve dergiye ulaştı. Polisleri ve ambulansı kapının önünde görünce dizlerinin bağı çözüldü ve yere kapaklandı. Ruslan onun yere düştüğünü görünce koşarak yanına geldi ve yerden kaldırdı. Faruk duymak istemediği şeyi duymak üzere ıslak bir gözle Ruslan’a baktı ve ağzından “ Cemşit mi? “ haykırışları döküldü. Ruslan’ın da gözlerinde yaş vardı ama Faruk’dan daha güçlüydü. Boğazını temizledi ve titrek bir sesle anlatmaya başladı.
                     “ Dergiden biraz erken çıkmıştım, biliyorsun artık toparlanıyoruz. Canım çok sıkkındı Lemi aradı bizim Ali ağabeyin yerine gittik. Her neyse biraz içtikten sonra eve gideyim dedim baktım evin anahtarları yok, bende dergide unuttum herhalde diyerek geri döndüm. Baktım ışık açıktı seni var sandım çünkü Cemşit gideceğim ben, gidiciyim ben deyip duruyordu. Ne bileyim böyle bir gitmekten bahsettiğini. Birkaç kez seslendim kapıyı açan olmayınca girdim içeriye. Kendine çay demlemiş daha bitirmemiş bile. Tavanda öylece sallanıyordu öylece…” Kolayca anlatabilmek için konuyu uzattıkça uzatıyordu Ruslan. Ama Faruk’un dayanamayacağını görünce kısa kesti öldü diyemedi. Bir edebiyatçı, bir şair nasıl ölebilirdi, bunu Faruk’a nasıl söyleyebilirdi. Sadece “ sallanıyordu” dedi. “ Yüzünde garip bir gülümseme vardı. Hani derdi ya bir gün öleceğim, hepimiz öleceğiz ama ben çocuklar gibi şen gitmek istiyorum, diye. Öyle gitti Faruk, Cemşit o gitti, bizi bıraktı.” İkisi de artık dayanamadı ve dizlerinin üstüne  çökerek sarıldı ve ağlamaya başladılar.
                    Polisin “ Pardon Faruk bey siz misiniz? “ demesiyle irkildiler ve ayağa kalktılar. Faruk ağlamaktan konuşamaz hale gelmişti ama zor da olsa “ Buyurun benim.” Diyebildi. Polis daha çok gençti belki bu sene mezun olmuştu belki de bu ilk göreviydi. Genç bayan polis gözleri ağlamaktan kızarmış ve korkunç bir hale bürünmüş Faruk’a “ Cemşit bey intihar etmeden önce bir not yazmış, üzerinde de “Faruk kardeşime” yazıyor. Biz açmadık, eğer siz açabilirseniz belki bir şeyler… “ dedi ve kâğıdı Faruk’a uzattı. Faruk kağıdı eline aldı ve gözlerinden süzülen bir damla yaş kağıda düştü. Eliyle ıslaklığı yaydıktan sonra kâğıdı açtı. Fazla uzun değildi, kemikli uzun burnunu çekti ve okumaya başladı.
“ Faruk, kardeşim;
Bilirsin biz seninle çok eski olmasa da eski bir geçmişe sahibiz. Bu dergiye ikimizde her şeyimizi verdik. Hayatımızı, kadınımızı, ailemizi… Ama beceremedim kardeşim. Her şeyde olduğu gibi bununda üstesinden gelemedim. Elime yüzüme bulaştırdım. Hayatta yaptığım tek doğru iş seni tanımak oldu. Artık dayanamıyorum, daha fazla bir şeyleri mahvetmeden gidiyorum. Seninle konuşurduk ya hani, ölümümüz ilginç olsa, diğerlerinden farklı eğlenceli olsa diye. Ben onu da beceremedim işte. Ama şen şakrak gidiyorum kardeşim. Her şeyin içine ettim ve şen şakrak gidiyorum. Benden kurtuluyorsunuz. Ne olur peşimden erken geleyim deme. Benim beceremediklerimi sen becereceksin. Bir de senin hep merak ettiğin benim siyah, telli defterim vardı ya artık o senin. Onu oku, iyi oku. Ama ne olur beni yargılama, bana küsme, beni cezalandırma. Neyse kapımı çalıyor Azrail, bir de yağmur yağıyor hava serin, bana ölüm doğuyor, hakkınızı helal edin.
                                                                                                        CEMŞİT ALATURNAGİL”
              Faruk kâğıdı elinden düşürdü, kafasını bulutların arasından dolunayın aydınlattığı yağmurlu gökyüzüne kaldırdı. Aynı filmlerde olduğu gibi ama bu sefer sadece Cemşit ile olan hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Olanlara inanamıyordu,  “bana ölüm doğuyor” cümlesi kulaklarında çınlıyordu. Rüya olmasını arzuluyordu, kâbustan uyanmak için ayağa kalktı ellerini başının arkasında birleştirdi ve avazı çıktığı kadar bağırdı. “ Cemşiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiitt…”

3 Nisan 2013 Çarşamba

Bir Hikaye Denemesi


I.                    Bölüm: GİDENİN ARDINDAN



                      Günün getirdikleri yüzünden suratından düşen bin parçaydı. Kara kalın kaşlarının altındaki ela gözleri, uykusuzluktan morarmış ve şişmiş gözaltının gölgesinde kalıyordu. Saçları günlerdir gün yüzü görmediği için yağlanmışı. Yaşına göre oldukça sık ve siyah saçları vardı. Saçları kulaklarını kapatmaya yetmiyordu. Sahi o kepçe kulaklar nasıl kapanırdı ki?
                      Yaklaşık 10 gündür değiştirmediği, eskiden beyaz, şimdiki rengi gri olan tişörtünün kokusundan rahatsız olmamak için etrafında gördüğü ilk güzel koku olan oda parfümünü üstüne boca etti. Kalın kemikli, asker yeşili olan, numaralı gözlüğünü odadaki masanın arasında güç de olsa buldu. Masanın üzerinde onlarca kitap, altı kahve kupası, bir masa lambası, kullanılmış peçeteler, buruşturulmuş ve üzerine kahve dökülmüş müsvette kâğıtlar, onlarca ucu kırık kurşun kalem ve boş kalan yerlerinde bir karış toz vardı. Onlarca şey arasında gözlüğünü bulmak kolay olmadı. Birçok şeyi yerinden ayırmak zorunda kaldı. Günlerdir kapalı olan perdeyi açmak için pencereye doğru ilerlemek üzere arkasını döndü. Sonra gün ışığını gözlerinin kaldırıp kaldıramayacağını merak edip vazgeçti. Tekrar tekli koltuğa oturmaya niyetliydi. Koltuğa yöneldi kendini bırakıp geri fırlaması bir oldu. Geçenlerde sinirlenip fırlattığı müzik setinin kumandasının üzerine oturmuştu. Sinirlendi tekrar fırlattı, nereye gittiğini umursamadı, koltuğa tekrar oturdu. Koltuğun önünde duran tabureye ayaklarını uzatıp geriye yaslandı ve uzun süredir süren uykusuzluğunu bastırmak üzere gözlerini kapadı.
                    Uyandığında kendini zinde hissediyordu. Günlerdir takvime ve saate bakmadığı için, günlerden hangi gün, saat kaç gibi kavramlara yabancı kalmıştı. Artık gün ışığını görmenin vakti geldiğini düşünerek öncelikle pencere yöneldi. Perdeyi yavaşça çekti içeriye güneş ışığı dolmasını beklerken yanılmıştı. Hava karanlıktı. Karnı acıkmıştı, mutfağa kendine bir şeyler hazırlamaya doğru yürüdü. Evde bir şey olup olmadığı hakkında bir fikri yoktu. Buzdolabını açtı, bir parça peynir ve bir poşet zeytin vardı. Ekmek olup olmadığını kontrol etmek için buzdolabının üzerindeki sepete baktı. Oldukça bayat, muhtemelen bir kaç günlük ekmeği eline aldı, yokladı ve ocağın üzerinde duran tavaya bıraktı. Ekmek kızarırken, kendisine çay demlemeye koyuldu. Karnını doyurduktan sonra uzandığı tekli koltuğunda mayıştı kaldı. Tekrar uykuya daldı.
                   Açık bıraktığı pencereden ışık yüzüne vuruyordu. İçinden ışığa lanetler okuyarak gözünü açtı ve kalktı. O gittiğinden beri ne yazıyordu ne de çiziyordu. Dergiden arkadaşlarından da on üç gündür haber alamıyordu. Daha doğrusu almıyordu, almak istemiyordu. Biliyordu çünkü ona onu soracaklardı. Nedenlerini falan, sıkıcı geliyordu. Birden ayağa kalktı ve masaya yöneldi. İki elinin parmaklarını birleştirerek ayak parmakları üzerinde yükseldi ve derince esnedi. Kendi kendine söylendi : " Hey Allah'ım, ne yapıyorum ben ya! " Sonra masanın üzerine bir göz attı. Mutfağa gidip en alt çekmeceden bir çöp poşeti çıkartıp odaya tekrar döndü. İlk önce ondan başladı. Hiç huyu olmamasına rağmen sırf ondan geldi diye masasına koyduğu ve o gidince kaldırıp çekmeceye attığı, içinde ikisinin çektirdiği ilk fotoğraf bulunan çerçeveyi alıp çöp poşetinin içine bıraktı. Sonra yıkasa bile temizlenmeyeceğini anladığı kahve kupalarını attı. Masanın üzerinde her ne varsa - ilkokul arkadaşı Ruslan'ın hediye ettiği masa lambası hariç- çöp poşetinin içine doldurdu. Masanın üzerini temizledikten sonra kaç günlük olduğunu bilemediği ve eşlerinin kayıp olduğu çorapları, kanepenin arasından çıkardığı kurtlanmış cips poşetini, üstüne basıp ayağını burktuğu kola şişesini, ağzına kadar sigara izmaritiyle dolmuş olan küllüğü çöp poşetine attı. Çalışma odasını ve aynı zamanda yatak odası olan odanın döküntülerini topladıktan sonra mutfağa geçti. Anlık bir şekilde bulaşıkları yıkamayı aklından geçirdikten sonra tezgâhın üstünde eline ne geçtiyse diğeri dolduğu için yeni çıkarttığı çöp poşetine boşalttı. Evin tamamen dağınıklığını toplayıp tozunu, pasını temizledikten sonra kendini temizlemeye karar verdi ve üstündeki yıllık elbiselerini de çıkarıp ayrı bir çöp poşetinin içine doldurdu. Banyoya gitti, banyo dolabının üstündeki makineyi alıp önce saçlarını makineyle oldukça kısalttı. Daha sonra da bir hayli uzamış ve şekilsizleşmiş sakallarını kestikten sonra duşa girdi.
                        Artık kendine gelmeyi düşünüyordu. Çünkü onun gidişinden sonra kendini çok yıpratmıştı. Ne dergiye gitmiş ne de iş göndermişti. Biraz kendine geldikten sonra telefonu eline aldı ve rehberden Cemşit'i bulup arama tuşuna bastı.
                     " Alo, Cemşit sen misin? Dedi, onun olduğunu biliyordu ama günlerdir habersizliğinin utangaçlığı vardı üzerinde.
                    "E-e-evet benim, Faruk sen misin? Dedi, şaşkın ve sevinçli olduğunu sesinden belli ederek.
                    " Nerdesin lan sen kaç gündür? Hiç arayıp sormuyorsun, telefonun kapalı, evinin adresi yok! "
Cemşit ilk şoku atlattıktan sonra Faruk'a yüklenmeye başlamıştı. Bunu bekliyordu, ama biraz sıkılmıştı.
" Dur, yavaş ol biraz. Sonra döversin. Ama önce beni dinle. Mesut ağabey orada mı? Ben hâlâ orada çalışıyor muyum? Yoksa atıldım mı? Bunları öğrenmem lazım. " Hemen işe başlamak istiyordu. Boş kalarak tekrar onu düşünmeye başlayacağından korkuyordu.
" Mesut ağabey sen gittikten bir hafta sonra Somali'ye gitti. Hani şu yardım derneği vardı ya onunla." dedi Cemşit. Biraz utangaç, ama biraz da gururla devam etti. " Artık derginin idaresi bende. Yani hâlâ devam ediyorsun, ama maaşından kesinti yapmak zorundayız he. " dedi ve küçük bir kahkaha koyuverdi.
Faruk buna sevinmişti, Cemşit ile iyi arkadaşlardı ve kendini toplarken onun yanında olması ona iyi gelecekti.
" O zaman ben bir saate kadar geliyorum dergiye. Sizi çok özledim ya da ne yalan söyleyeyim o kıçı kırık sandalyede sabahlamayı özledim be. " dedi, Cemşit'in bir şey demesini beklemeden telefonu kapattı. Kalktı üstünü giyindi ve dışarı doğru yol aldı.

Kayıp'dan Sesler

Benim adım var ama önemi yok. 21 yaşını bitirmek üzereyim. Bende her insan gibi kaybetmeyi çok önceleri öğrendim. Hayatta her hayalini gerçekleştirmek için uğraşan bir insandım ben. Her şeye rağmen kaybetmek nedir bilir misiniz? Kaybetmek hem de yılmadan.Bir kere değil iki kere değil kerelerini sayamadığım kadar kaybetmek. Yahut başka bir bakış açısıyla ele alırsak kötüyü kazanmak. Düşünün ki bir insan giriştiği her şeyi kaybetmiş çocukluğundan beri. Ama kaybettikleri kadar da kazanmış. Herkes birer kaybedendir derler, ben inanmıyorum. Birileri fena halde kazanıyor ki birileri de kaybetmeyi kendisine nikahlamış.Adalet diye bir kavramdan bahsediliyor arada bende işitiyorum istemeden. Adalet neye göre, kime göre adalet. Bir tarafta kaybedenler bir tarafta kazananlar. Tuhaf değil mi sizcede ? Daha önce de bahsetmiştim insanlar kaybettiklerinin değerini onları kaybettikten sonra anlamıyor diye. İnsan da o değer hep vardır. " Kazanamamanın verdiği değer" ya da kıskançlık. Hep kaybetmenin verdiği kazanlara kıskançlık. Sen bir şeyi kaybederken o şeyi bir başkası kazanıyor. Çarpı iki, yani kıskançlık iki katına çıkıyor. Bilirsiniz herkes elinden bir şeyi çıkardığında onu başkalarının elinde görmek istemez, kıskanır. Değerini anlar ya da öyle sanır. Bir de ilelebet kaybetmek vardır ki Allah'ın insanı cezalandırma şeklinin dünyadaki en ağır şeklidir. Allah sevdiğini senden alır, kendi yanına götürür. Seni dünyanda onun hasretiyle bırakır gözyaşlarınla beraber. Göz yaşları Tanrı'nın ceza yazdığı kalemin mürekkebidir. Bu mürekkep öyle saftır ki onunla kaybolanı tekrar getireceğine inanırsın. Kaybolduğun şek sadece rüyalarında geri döner sana. Rüyalar ise geçmiştir aslında. Geçirdiğin güzel anıların senin yakanı bırakmaması. Devamlı kahrolmanı sağlayacak hatırlatıcılar. Kaybetmek olması gereken ama olmasa daha iyi olacak eylemdir. Yaşamanın değerini öğreten, elindekine sahip çıkmayı, ona dört elle sarılmayı sağlayacak bir duygu biçimidir bana göre. Ben çok kaybettim, Büyük bir kaybedenim, kazanan gibi görünen ama işlerin hiç de öyle gitmediği 21 yaşındaki bir gencim. Belki de değilim.